Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in cenaze ve defin töreni yalnızca bir yas merasimi değildi; aynı zamanda bölgesel ölçekte siyasi, toplumsal ve sembolik bir eyleme dönüştü. İran yönetimi bu törende, cenaze merasimini dinî bir ritüelin ötesine taşıyarak iktidar yapısının sürekliliğini, toplumsal bütünlüğü, siyasi meşruiyeti ve sınır ötesi nüfuzunu sergileyen bir araç olarak kullanmaya çalıştı. Bu açıdan bakıldığında, Tahran’dan Kum’a, Necef’ten Kerbela ve Meşhed’e kadar törenin her aşaması siyasi bir mesaj taşıyordu. Bu süreç, farklı katmanlarıyla dinî kimlik, devrimci hafıza ve İran İslam Cumhuriyeti’nin jeopolitiği arasındaki bağın bir gösterisi olarak yorumlanabilir.
Bu anlatı Tahran’da başladı. İlk resmî veda töreni İmam Humeyni Musallası’nda düzenlendi. Hükümet, törenin ana günlerinde Tahran’ı tatil ederek, şehir imkânlarını geniş ölçekte seferber ederek, ana ulaşım güzergâhlarını kullanarak ve milyonlarca kişinin katılımına uygun altyapıyı hazırlayarak törenin büyüklüğünü gözler önüne sermeye çalıştı. Resmî merasimin ardından naaş, şehir merkezindeki ana güzergâhlarda taşındı; İmam Hüseyin, İnkılap ve Azadi meydanları ile bu meydanlara uzanan önemli caddeler cenaze töreninin başlıca sahnelerine dönüştü. Bu güzergâhın seçimi yalnızca teknik ve idari bir karar değildi; aynı zamanda Tahran’ın en önemli siyasi ve devrimci mekânlarının sembolik olarak yeniden canlandırılması anlamına geliyordu. Zira bu alanlar, İran İslam Cumhuriyeti’nin kolektif hafızasında daima devrim, kitlesel yürüyüşler ve toplumsal seferberlikle özdeşleşmiştir.
Tahran’daki törenlerin ardından cenaze merasimi, Şii merciliğinin merkezi ve İran İslam Cumhuriyeti’nin dinî meşruiyetinin önemli kaynaklarından biri olarak kabul edilen Kum’a taşındı. Bu aşamada, Cemkeran Camii ile Hz. Masume Türbesi arasındaki güzergâh kalabalıklarla doldu ve törenin atmosferi giderek daha belirgin bir dinî nitelik kazandı. Törenin Kum’a taşınması, gerçekte İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasi yapısı ile din adamları kurumu arasındaki bağın yeniden vurgulanması anlamına geliyordu. Bu bağ, rejimin kimliğini oluşturan temel sütunlardan biri olarak değerlendirilmektedir.
Kum’daki törenlerin sona ermesinin ardından naaş Irak’a götürüldü. Bu adım, cenaze merasimini ulusal bir olay olmaktan çıkararak sınır aşan bir törene dönüştürdü. Necef’te önce uluslararası havalimanında resmî bir karşılama töreni düzenlendi; ardından şehir sokakları ve Hz. Ali Türbesi yas tutan kalabalıklara ev sahipliği yaptı. Törenlerin Kerbela’da, Hz. Hüseyin ve Hz. Abbas türbelerinin yakınında devam etmesi, bu merasimin sınır aşan ve mezhebî boyutunu daha da güçlendirdi. Böylece İran İslam Cumhuriyeti’nin Şii dünyasının sembolik coğrafyasındaki konumunun sergilenmesi amaçlandı.
Son olarak, bu sembolik yolculuğun son aşaması Meşhed’de gerçekleştirildi. Burada geniş halk katılımıyla düzenlenen nihai törenin ardından naaş, İmam Rıza Türbesi’ne defnedildi. Meşhed’in son durak olarak seçilmesi de açık bir mesaj taşıyordu. Bu güzergâhın İran’ın en önemli ziyaret merkezinde sona ermesi, cenaze merasimini Şiiliğin en kutsal mekânlarından oluşan bir ağın devamı hâline getirdi ve yönetimin siyasi liderlik, dinî kimlik ve devrimin tarihsel hafızası arasındaki bağa ilişkin anlatısını tamamladı.
Bölgedeki Resmî ve Diplomatik Tepkiler
Reuters başta olmak üzere uluslararası haber kuruluşlarının aktardığı bilgiler, bu törenin daha en başından yalnızca İran’ın iç meselesi olarak değerlendirilmediğini göstermektedir. Reuters’ın haberine göre, 30’dan fazla ülke üst düzey heyetlerle törene katılmaya hazır olduğunu bildirmiş; Tahran’daki resmî törenlerin başlamasıyla birlikte Irak, Pakistan, Ermenistan, Türkiye ve onlarca farklı ülkeden heyetler İran’a gelmiştir. Bu geniş diplomatik katılım, törenin sıradan bir cenaze merasiminin ötesine geçerek İran açısından uluslararası meşruiyet ve kabulün sergilendiği bir sahneye dönüştüğünü göstermiştir.
Bölge devletlerinin tepkileri de bu törenin yalnızca bir defin merasimi olmadığını, siyasi ve diplomatik sonuçlar doğuran bir olaya dönüştüğünü ortaya koymuştur. Bölge ülkeleri arasında en belirgin ve resmî rolü Irak üstlenmiştir. Irak hükümeti, Necef ve Kerbela’daki törenlerin düzenlendiği gün resmî tatil ilan etmiş; Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani de çok sayıda üst düzey siyasi ve dinî yetkiliyle birlikte Necef Havalimanı’nda naaşın karşılanması için düzenlenen törene bizzat katılmıştır. Bu düzeydeki katılım, Bağdat ile Tahran arasındaki dinî ve siyasi bağların önemini ve Irak’ın sınır aşan Şii ağı içerisindeki konumunu ortaya koymuştur.
Lübnan’da ise Irak’ın aksine devlet bu süreçte belirgin bir rol üstlenmedi; törenlerin düzenlenmesindeki asıl sorumluluk Hizbullah’a ait oldu. Hareket, Beyrut’un güney banliyölerinde, Baalbek, Sur ve Gaziye kentlerinde yas törenleri düzenleyerek Lübnan’ı “sembolik yas coğrafyasının” bir parçası hâline getirmeye çalıştı. Her ne kadar naaş Lübnan’a götürülmemiş ve ülke resmî cenaze güzergâhında yer almamış olsa da düzenlenen bu törenler, Hizbullah’ın söz konusu gelişmeyi “Direniş Ekseni”ne ait ortak anlatı çerçevesinde yeniden tanımlamak ve İran İslam Cumhuriyeti ile arasındaki ideolojik ve sembolik bağı sergilemek istediğini göstermiştir. Bu açıdan Lübnan’ın rolü, naaşın cenaze törenine ev sahipliği yapmasından çok, merasimin siyasi ve dinî mesajlarını bölgesel düzeyde yeniden üretmesi üzerinden değerlendirilebilir.
Türkiye’nin tutumu ise diğer bölgesel aktörlerle karşılaştırıldığında daha karmaşık ve pragmatik bir nitelik taşıyordu. Ankara bir yandan Ayetullah Hamaney’in öldürülmesini ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını kınayarak bunların uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirtti; diğer yandan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ile bazı parlamento ve diplomasi temsilcilerini Tahran’a göndererek törene verdiği önemi ve saygıyı ortaya koydu. Bununla birlikte Türk yetkililer aynı zamanda millî çıkarların korunması, sınır güvenliği ve İran’la ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi üzerinde de durdular. Bu durum, Ankara’nın böylesine sembolik gelişmeler karşısında dahi dış politikasını siyasi dayanışma, güvenlik kaygıları ve ekonomik çıkarlar arasında bir denge kurarak şekillendirdiğini göstermektedir.
Devletlerin tepkilerinin yanı sıra Türkiye’deki kamuoyu da tek tip bir görünüm sergilemedi. Medya ve sosyal ağlarda gözlemlenebilen örnekler, dış saldırılar karşısında İran halkına yönelik geniş çaplı bir dayanışma duygusunun oluştuğunu göstermektedir. Yayımlanan kamuoyu araştırmalarına göre de Türk toplumunun çoğunluğu, İran’ın ABD ve İsrail ile yaşadığı çatışmada kendi hükümetinin tarafsız kalmasını istemiştir. Bununla birlikte İran’a yönelik askerî saldırılara karşı da geniş bir toplumsal muhalefet bulunduğu görülmüştür. Sosyal medyada ise üç temel eğilim ayırt edilebilmiştir: Birinci grup, “şehadet” ve “direniş” söylemiyle törenlere destek vermiştir. İkinci grup yalnızca haber aktaran ve betimleyici bir tutum benimsemiştir. Üçüncü grup ise Türk yetkililerin Tahran’daki törenlere katılmasını eleştirirken aynı zamanda İran İslam Cumhuriyeti’nin uygulama ve politikalarına da eleştirel yaklaşmıştır.
Genel olarak törenlerin geniş bir coğrafyaya yayılması, çok sayıda yabancı heyetin katılımı, bazı devletlerin resmî düzeyde sürece dâhil olması ve bölge kamuoylarında ortaya çıkan farklı tepkiler, bu cenaze merasiminin sıradan bir dinî tören olmanın ötesine geçtiğini göstermektedir. Tören, Orta Doğu’daki ittifakların, jeopolitik rekabetlerin ve söylemsel çatışmaların yeniden görünür hâle geldiği bir sahneye dönüşmüştür.
Halk Katılımı ve Medyadaki Yansımalar
Törenin medya tarafından ele alınışında ortaya çıkan en önemli görüş ayrılıklarından biri, katılımcı sayısına ilişkin tahminlerdi. Daha ilk saatlerden itibaren halkın katılım düzeyine dair farklı anlatılar yayımlandı. Financial Times, İranlı yetkililerin altı gün boyunca 12 ila 15 milyon kişinin katılımı veya ziyareti için hazırlık yaptığını bildirirken, The Guardian da organizatörlere dayanarak katılımın 30 milyon kişiye kadar çıkabileceğini aktardı. İran İslam Cumhuriyeti’ne yakın medya kuruluşları ise sonraki günlerde daha yüksek rakamlar ileri sürdü. İstatistikler arasındaki bu belirgin farklılık, katılımcı sayısının bizzat anlatılar arasındaki rekabetin bir parçasına dönüştüğünü göstermektedir. Bu nedenle törenlerin geniş çaplı olduğu ve katılımın son derece yüksek gerçekleştiği konusunda kuşku bulunmasa da mevcut kaynaklara dayanarak kesin ve bağımsız bir rakam belirlemek mümkün değildir.
Irak’ta ise halk katılımı farklı bir nitelik taşıyordu. Şii dinî kimliğinin iki temel merkezi olan Necef ve Kerbela, dinî ve siyasi unsurların açık biçimde iç içe geçtiği bir atmosfer oluşturdu. Din adamlarının, ziyaretçilerin, İran ve Irak bayraklarının ve İran İslam Cumhuriyeti’ne yakın grupların sembollerinin yoğun biçimde görünür olması, töreni yalnızca bir yas merasimi olmaktan çıkararak Şii dünyasındaki sınır aşan bağların sergilendiği bir gösteriye dönüştürdü. Associated Press’in yoğun kalabalık ve tabutun kontrol edilmesinde yaşanan güçlükler hakkındaki haberi de tören atmosferinin duygusal ve toplumsal açıdan son derece yoğun ve coşkulu olduğunu ortaya koyuyordu.
Lübnan’da da bu gelişmeye destek amacıyla törenler düzenlenmiş olsa da bunların niteliği İran ve Irak’taki merasimlerden farklıydı. Beyrut’un güney banliyölerinde, Baalbek, Sur ve Gaziye’de düzenlenen yas törenleri, Lübnan toplumunun genel duygularını yansıtmaktan çok Hizbullah’ın toplumsal tabanının örgütlü seferberliğinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Hizbullah ve İran İslam Cumhuriyeti bayraklarının, iki tarafın liderlerinin fotoğraflarının yaygın biçimde kullanılması ve Naim Kasım’ın konuşması, bu törenlerin esas olarak “Direniş Ekseni” söylemi çerçevesinde anlam kazandığını göstermektedir. Bu nedenle söz konusu görüntüleri ve tepkileri Lübnan toplumunun tamamına genellemek doğru olmayacaktır.
Türkiye: Devlet, Kamuoyu ve Sosyal Medya
Türkiye’nin bu gelişmeye verdiği tepki, Ankara’nın pragmatik dış politikasının bir yansımasını ortaya koydu. Bu politika, İran’la dayanışma, bölgesel gerilimin tırmanmasına karşı çıkma ve Türkiye’nin kendi güvenlik ve stratejik çıkarlarını koruma hedefleri arasında eş zamanlı bir denge kurmaya dayanıyordu. Türk hükümeti, Ayetullah Hamaney’in öldürülmesinin ardından ilk saatlerden itibaren taziye mesajı yayımlayıp saldırıyı kınarken, diplomasi yoluna geri dönülmesinin gerekliliğini vurguladı. Recep Tayyip Erdoğan da resmî mesajında Hamaney’den saygıyla söz ederek krizin daha fazla genişlemesinin önlenmesi çağrısında bulundu. Bunun ardından Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, cenaze törenine katılmak üzere resmî bir heyetin başında Tahran’a gitti. Bu katılım, Türk medyası ve doğrulama kuruluşları tarafından da teyit edilerek sosyal medyada Türkiye’nin resmî temsilci göndermediği yönündeki söylentilere son verdi.
Bununla birlikte bu diplomatik dayanışma, İran İslam Cumhuriyeti ile kayıtsız şartsız bir ittifak kurulduğu anlamına gelmiyordu. Ankara, krizin ilk günlerinde ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını kınarken aynı zamanda İran’a ait füzelerin Türkiye hava sahasına girmesine itiraz etmiş ve bunu kabul edilemez bir eylem olarak nitelendirmişti. Bu tutum, Türkiye’nin politikasının Tahran’la iletişim kanallarını açık tutmaya dayandığını, ancak bu iş birliğinin ülkenin millî güvenlik kaygıları ve stratejik çıkarlarıyla çelişmediği ölçüde sürdürüldüğünü göstermektedir.
Bu ikili tutum, Türkiye toplumunda da açık biçimde gözlemlenebiliyordu. Yayımlanan kamuoyu araştırmalarının sonuçları, Türk vatandaşlarının çoğunluğunun İran’ın ABD ve İsrail’le yaşadığı çatışmada ülkelerinin tarafsız kalmasını istediğini göstermektedir. Bununla birlikte İran’a yönelik askerî saldırılara karşı toplumsal muhalefet oldukça yüksek düzeydeydi ve toplumun önemli bir kesimi bölgesel istikrarsızlığın başlıca sorumluları olarak ABD ile İsrail’i görüyordu. Türkiye’nin iç siyasi ortamındaki tepkiler de ulusal bir uzlaşıdan çok partisel ve ideolojik bir nitelik taşıyordu. Hükümetin resmî heyetinin yanı sıra Saadet Partisi, Yeniden Refah Partisi, Büyük Birlik Partisi, HÜDA PAR, Gelecek Partisi, Vatan Partisi ve hatta CHP’nin bazı üyeleri de Tahran’daki törene katıldı. Bu çeşitlilik, bazı Türk siyasi çevreleri açısından törene katılmanın İran İslam Cumhuriyeti’ne verilen doğrudan bir destekten çok, ABD ve İsrail politikalarına karşı tavır açıklamanın veya kendi ideolojik kimliklerini güçlendirmenin bir aracı olarak görüldüğünü göstermektedir.
Sivil toplum ve dinî gruplar düzeyinde de çeşitli tepkiler gözlemlendi. Diyarbakır’da “Peygamber Sevdalıları Vakfı” gibi oluşumlar, ABD ve İsrail karşıtı protesto gösterileri düzenleyerek ve Ayetullah Hamaney için gıyabi cenaze namazı kılarak İran’la dayanışmalarını ilan etti. Ayrıca Ankara başta olmak üzere bazı şehirlerde Amerikan ve İsrail karşıtı sloganların atıldığı gösteriler düzenlendi. Bununla birlikte bu faaliyetler daha çok dinî ağların ve İslamcı çevrelerin hareketliliğini yansıtıyordu ve Türkiye toplumunun genel kamuoyunu temsil ettiği söylenemez.
Türkiye’deki sosyal medya da bu olaya ilişkin çok katmanlı bir görünüm ortaya koydu. 3-9 Temmuz tarihleri arasında yayımlanan paylaşımlardan oluşan bir örneklemin incelenmesine dayanarak üç temel eğilim tespit edilebilir. Birinci eğilim, İran İslam Cumhuriyeti’ni destekleyen ve onunla dayanışma içinde olan çevrelerden oluşuyordu. Bu kesim, “şehadet”, “direniş” ve “İslam ümmeti” gibi kavramlarla birlikte #ŞehitHamaney ve #Hamaney gibi etiketleri kullanarak törenlere destek veriyor ve Türk heyetinin Tahran’daki varlığını öne çıkarıyordu. İkinci eğilim ise ağırlıklı olarak Türkiye’deki ana akım medya kuruluşlarından oluşuyordu. Bu medya organları açık bir tarafgirlik sergilemeden, yalnızca törene, yabancı heyetlerin katılımına ve cenaze programına ilişkin haberleri aktarıyordu. Buna karşılık üçüncü eğilim konuya eleştirel yaklaşıyordu. Bazı kullanıcılar ve gazeteciler Türk yetkililerin Tahran’daki törenlere katılımını sorgularken, bazıları da İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgesel politikalarına işaret ederek törene yönelik her türlü sembolik dayanışmaya karşı çıkıyordu.
Genel olarak Türkiye’nin tepkisi üç düzeyde analiz edilebilir. Devlet düzeyinde Tahran’la ilişkileri koruma, savaşın yayılmasına karşı çıkma ve aynı zamanda millî güvenliği gözetme politikası izlendi. Kamuoyu düzeyinde ise baskın eğilim dış saldırılara karşı çıkmak ve tarafsızlıktan yana tavır almaktı. Son olarak siyasi partiler, sivil toplum ve sosyal medya alanında tepkiler yekpare bir nitelik taşımadı; İran’la dayanışma, tarafsız haber aktarımı ve İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik eleştiri arasında farklılaştı.
Nihai Analiz
İran liderinin cenaze töreni, son yıllarda bölgede meydana gelen en etkili siyasi ve toplumsal olaylardan biri olarak değerlendirilebilir. Törenin önemi yalnızca dinî veya ritüel boyutlarıyla sınırlı değildi. Asıl önem, “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan siyasi ve ideolojik hattın gücünü ve toplumsal seferberlik kapasitesini geniş ölçekte sergilemesinde yatıyordu. Bu güç gösterisi İran sınırlarını aşarak törenlerin Irak’a taşınması ve Lübnan’da sembolik anma programlarının düzenlenmesiyle bölge aşan bir olaya dönüştü. Böylece hem siyasi aktörlerin hem de bölge kamuoyunun dikkatini üzerine çekmeyi başardı.
Öte yandan bu tören, komşu ülkelerin toplumsal tabanında da derin etkiler meydana getirdi. Türkiye toplumunun kayda değer bir bölümünün törenle birlikte Direniş Ekseni’nin kavramlarına daha fazla yakınlık ve sempati duyduğu söylenebilir. Türk yetkililerin törene katılımı da bu geniş toplumsal baskının sonuçlarından biri olarak değerlendirilebilir. Ancak daha önemli olan nokta, bu güç gösterisinin kendilerini ileride Direniş Ekseni çerçevesinde tanımlayabilecek ülkeler ve toplumsal hareketler açısından yeni bir çekim alanı oluşturma potansiyelidir. Bu bakımdan tören, Direniş Ekseni’nin temel kavramlarının ve ana fikrinin daha geniş bir coğrafyada yayılması için zemin hazırlamıştır.
Bu ölçekteki halk katılımının dünyanın başka bir yerinde benzerine rastlanmadığı ileri sürülebilir. Cenaze törenine gerçekleşen yoğun katılım, bu düşünce biçiminin hâlâ canlı ve dinamik olduğunu göstermektedir. Bu dinamizm, Arap ülkelerindeki yöneticilerin bağımlı ve gerici olarak görülen siyasal anlayışları karşısında yüksek bir çekim gücü oluşturmuş ve bu ülkelerin halklarını mevcut siyasi düzenleri yeniden düşünmeye sevk etmiş olabilir. Türkiye bakımından da benzer bir etkinin ortaya çıkması mümkündür. Başka bir ifadeyle, bu törenin bölge genelinde birtakım tohumlar ektiği ve bunların sonuçlarının önümüzdeki yıllarda görülebileceği iddia edilebilir.
Bu açıdan İran liderinin cenaze töreni yalnızca bir liderin hayatının sona erişini temsil etmiyordu. Aynı zamanda bir fikrin ihraç edilme ve bir söylemin bölgesel ölçekte yeniden üretilme kapasitesinin de güçlü bir gösterisiydi. İmam Humeyni “İslam Devrimi’nin ihracı”ndan söz etmişti. Bu tören, söz konusu düşüncenin en somut ve sembolik tezahürlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Çünkü bir fikrin nüfuzunun yalnızca askerî veya siyasi araçlarla ölçülemeyeceğini; kimi zaman kamuoyunu harekete geçirme gücünde, ortak semboller üretme kapasitesinde ve halkların kolektif hafızasını şekillendirmesinde anlam kazandığını göstermiştir.




