1. Haberler
  2. Analiz
  3. Orta Doğu NATO’su ve Batı Asya’da Türkiye’nin jeopolitik rolü

Orta Doğu NATO’su ve Batı Asya’da Türkiye’nin jeopolitik rolü

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Batı Asya, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en önemli jeopolitik dönüşümlerden birini yaşamaktadır. Gazze savaşı ve İran–İsrail geriliminin tırmanmasından, bölgesel güçler arasındaki artan rekabete; ABD’nin Orta Doğu’daki stratejisinde yaşanan değişimlerden, Türkiye’nin güvenlik denklemlerindeki rolünün yükselmesine ve Arap ülkeleri ile Batı arasındaki askeri işbirliğinin genişlemesine kadar eş zamanlı krizler ve dönüşümler, bölgenin giderek yeni bir güvenlik yeniden yapılanması aşamasına girdiği algısını güçlendirmektedir.

Geçmiş on yılların aksine, Orta Doğu’nun güvenlik yapısı büyük ölçüde ABD’nin doğrudan ve geniş çaplı askerî varlığına dayanırken, Washington son yıllarda bölgesel ortakların kendi güvenliklerini daha fazla üstlenmesini öngören bir modele yönelmiştir. Bu yaklaşım değişikliği, Batı Asya’da yeni güvenlik ittifaklarının oluşabileceğine dair tartışmaları yeniden gündemin merkezine taşımıştır. Bu çerçevede “Arap NATO’su”, “Orta Doğu Stratejik İttifakı”, “bölgesel hava savunma ağı” ve hatta bazı analizlerde “Türkiye merkezli Orta Doğu NATO’su” gibi kavramlar yeniden stratejik çevrelerde ve medyada dile getirilmektedir. Her ne kadar Orta Doğu’da NATO benzeri resmî bir pakt henüz oluşmamış olsa da, mevcut göstergeler bölgenin çok katmanlı ve yeni bir güvenlik mimarisine doğru ilerlediğine işaret etmektedir.

“Orta Doğu NATO’su fikrinin geçmişi”

Ortadoğu’da kolektif savunma ittifakı kurma fikri yeni değildir. 1979 İran İslam Devrimi ve ardından İran–Irak Savaşı sonrasında, bazı Amerikan stratejik çevreleri Körfez güvenliğinin yalnızca Washington’un müttefiki olan bölgesel aktörler arasında kurulacak kolektif bir mekanizma ile sağlanabileceği sonucuna varmıştır. Bu fikir, 11 Eylül saldırılarından sonra ve İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki bölgesel nüfuzunun artmasıyla yeniden gündeme gelmiştir. Tartışmanın zirvesi Donald Trump’ın başkanlığı döneminde ortaya çıkmıştır. Trump yönetimi 2018 yılında “Orta Doğu Stratejik İttifakı” (Middle East Strategic Alliance – MESA) projesini gündeme getirmiş; bu girişim medyada “Arap NATO’su” olarak adlandırılmıştır.

Bu plana göre Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Umman, Mısır ve Ürdün, geniş kapsamlı bir güvenlik işbirliği çerçevesinde savunma, istihbarat ve askerî kapasitelerini koordine edecekti.

Bu planın başlıca hedefleri şunlardı:
• İran’a karşı caydırıcılık oluşturmak;
• Ortak füze savunma sistemleri geliştirmek;
• İstihbarat ve güvenlik koordinasyonu sağlamak;
• Terörizmle mücadele etmek;
• Bölgedeki ABD askerî varlığının maliyetini azaltmak.

Bu proje hiçbir zaman resmî bir ittifaka dönüşmemiş olsa da, ABD destekli bölgesel güvenlik düzenlemeleri oluşturma fikri, Batı’daki stratejik çevrelerin gündeminde varlığını sürdürmüştür.

İstanbul İşbirliği Girişimi; NATO’nun Arap ülkeleriyle mevcut çerçevesi

“İstanbul İşbirliği Girişimi” (ICI), 2004 yılında NATO’nun İstanbul Zirvesi’nde oluşturulan, NATO ile Körfez bölgesi ülkeleri arasında üyelik temelinde olmayan bir güvenlik işbirliği çerçevesidir. Bu girişim, Güney Körfez’deki Arap ülkelerinin savunma yapıları ile NATO arasında kademeli bir bağ kurmayı hedeflemek üzere tasarlanmıştır; ancak bu ülkeleri NATO’nun 5. maddesi kapsamındaki bağlayıcı yükümlülüklerin içine sokmamaktadır.

Aslında ICI, resmî bir askerî ittifak yerine esnek bir işbirliği platformudur ve güvenlik, savunma ve istihbarat alanlarında koordinasyon imkânı sağlar. Bu çerçevede Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri NATO ile kurumsal düzeyde etkileşim içindeyken, Suudi Arabistan ve Umman ise daha sınırlı şekilde bazı toplantılar ve ilgili programlara katılım göstermiştir.

Bu girişimin temel amacı, NATO ile bölgesel ortaklar arasında güvenlik koordinasyon kapasitesini artırmak ve terörizm, deniz güvenliği sorunları, silah kaçakçılığı, siber saldırılar ve bölgesel istikrarsızlık gibi ulusötesi ve geleneksel olmayan tehditlere karşı ortak bir yaklaşım geliştirmek olmuştur.

Ayrıca bu çerçeve, Basra Körfezi’ndeki hayati enerji ve deniz ticareti yollarının güvenliğinin güçlendirilmesini, askerî eğitim ve ortak tatbikatlar yoluyla askerî standartların yükseltilmesini ve taraflar arasında güvenlik bilgisi paylaşımının kolaylaştırılmasını hedeflemiştir.

Pratikte ICI, Körfez ülkelerinin savunma yapılarının NATO standartlarına kademeli olarak yaklaştırılmasını sağlayan “yumuşak” bir altyapı oluşturmuş ve bu nedenle stratejik analizlerde Batı Asya’da daha geniş bir güvenlik ağının oluşumunun temel unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir.

Bu alanlar şunları kapsamaktadır:
• Siber savunma;
• Deniz güvenliği;
• Terörizmle mücadele;
• Askerî eğitim;
• Bilgi paylaşımı;
• Kriz yönetimi;
• Kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi.

Dolayısıyla, NATO ile Arap ülkeleri arasında yapısal işbirliklerinin kurulması fikri yeni bir proje değildir. Yeni olan unsur ise, bu işbirliklerinin düzeyinin artması ve bölgedeki son gelişmeler bağlamında daha operasyonel hale getirilmesine yönelik çabalardır.

Gazze Savaşı ve güvenlik mimarisinin yeniden yapılanmasının hızlanması

Gazze Savaşı, İran ve İsrail arasındaki karşılıklı füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları ve çatışmanın Batı Asya’nın diğer bölgelerine yayılma endişesi, mevcut güvenlik düzeninin zayıflıklarını ortaya çıkardı; öyle ki, yıllar sonra ilk kez bölge ülkeleri, tehditlerin artık klasik savaşlar veya sınır çatışmalarıyla sınırlı olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Aksine, tehditlerin baskın biçimi hibrit savaşlara, hassas güdümlü füze saldırılarına ve İHA operasyonlarına doğru kaymış durumda ve bu durum, kritik altyapıların, şehirlerin ve enerji merkezlerinin savunulmasını acil ve ortak bir mesele hâline getirdi.

Böyle bir ortamda, daha koordineli güvenlik mekanizmaları oluşturma ihtiyacı önceki dönemlere kıyasla daha fazla hissedildi ve bu tür karmaşık tehditlere karşı nasıl etkili ve kolektif bir yanıt verilebileceği meselesi birçok bölge devletinin gündemine girdi.

Bu dönüşümlerin sonucunda, devletlerin yeni güvenlik önceliklerine dönüşen bir dizi stratejik konu zamanla öne çıktı; bunlar arasında füze ve insansız hava araçlarına karşı çok katmanlı bir savunma kalkanı oluşturmak amacıyla hava savunma sistemlerinin entegrasyonu, tehditlere daha hızlı yanıt verebilmek için bölgesel erken uyarı ağının kurulması, benzer görüşteki ülkeler arasında askerî istihbarat paylaşımının güçlendirilmesi, düşük maliyetli ve yaygın hava tehditlerine karşı insansız hava aracı savunma iş birliğinin geliştirilmesi ve son olarak bölgede ABD’nin müttefiki olan ülkeler arasında güvenlik sinerjisi oluşturmak için koordinasyon seviyesinin artırılması yer aldı.

Bu süreç, bölgesel güvenliğin giderek parçalı ve ulus-devlet merkezli modellerden, henüz resmî ve bütünleşmiş bir yapıya dönüşmemiş olsa da, ağ temelli ve ortak güvenlik modellerine doğru evrildiğini gösterdi.

Türkiye; yeni güvenlik mimarisinin jeopolitik düğümü

Bölgesel aktörler arasında Türkiye, özel bir konuma sahiptir; bu ülke aynı zamanda NATO üyesi ve ittifakın en büyük ordularından birine sahip olup, son yıllarda özellikle insansız hava araçları ve füze sistemleri üretimi alanında savunma sanayii kayda değer bir gelişme göstermiştir. Bunun yanında Katar, Pakistan ve Azerbaycan gibi ülkelerle çok katmanlı askerî ve güvenlik ilişkileri ağı kurmayı başarmış, aynı zamanda Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bazı önemli Arap ülkeleriyle ilişkilerini iyileştirmiştir.

Öte yandan Suriye, Irak, Libya ve Güney Kafkasya gibi çeşitli bölgesel kriz alanlarında aktif ve belirleyici bir varlık göstermektedir. Tüm bu unsurlar, bazı analistlerin Türkiye’yi bir “jeopolitik düğüm” ve NATO’nun güvenlik yapısı, Avrupa ile Arap dünyası ve İslam dünyasının bazı kesimleri arasında bir bağlantı halkası olarak değerlendirmesine yol açmıştır.

İtalya’ya ait SAMP/T hava savunma sisteminin Konya’daki bir Türk üssünde konuşlandırılacağının açıklanması da aynı stratejik çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Türkiye Millî Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre bu sistem, NATO’nun “daimi savunma planı” kapsamında Türkiye topraklarında konuşlandırılacaktır.

SAMP/T, Avrupa’nın en gelişmiş hava savunma sistemlerinden biri olarak kabul edilmekte olup balistik füzeler, seyir füzeleri, insansız hava araçları ve çok katmanlı hava saldırıları dâhil olmak üzere geniş bir tehdit yelpazesini tespit etme ve etkisiz hâle getirme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle NATO ve Avrupa savunma mimarisi içinde önemli bir konuma sahiptir.

Bu sistemin Türkiye’de konuşlandırılması birkaç açıdan analiz edilebilir: İlk olarak, NATO’nun Batı Asya’daki gelişmelerden kaynaklanan hava ve füze tehditlerini son derece ciddi şekilde değerlendirdiğini ve ittifakın güney kanadındaki savunma katmanlarını güçlendirmeye çalıştığını göstermektedir. İkinci olarak, Türkiye’nin jeopolitik öneminin Batı’nın güvenlik denklemlerinde bir kez daha vurgulandığını ve ülkenin Avrupa ile Orta Doğu arasında kilit bir bağlantı halkası olarak görülmeye devam ettiğini ortaya koymaktadır.

Üçüncü olarak, Türkiye’nin geçmişte Rusya’dan S-400 sistemi satın alması nedeniyle NATO içindeki bazı gerilimlere rağmen, ülkenin ittifakın savunma yapısı içindeki vazgeçilmez rolünü sürdürdüğünü göstermektedir. Dördüncü olarak, bu konuşlandırma Batı Asya’daki kriz merkezleri çevresinde çok katmanlı bir hava savunma ağının oluşumuna yönelik daha geniş bir sürecin parçası olarak değerlendirilebilir.

Son olarak, bu gelişme birçok Arap ülkesinin de eş zamanlı olarak hava ve füze savunma sistemlerini güçlendirmeye çalıştığı bir dönemde gerçekleşmektedir. Bu durum genel olarak bölgenin kademeli biçimde daha koordineli ve ağ temelli savunma ve güvenlik düzenlemelerine yöneldiğini göstermektedir. Buna bağlı olarak SAMP/T’nin konuşlandırılması, bölgenin kademeli olarak çok katmanlı ve ağ temelli savunma düzenlerine geçişinin en somut göstergelerinden biri olarak kabul edilebilir.

Ağ tabanlı ittifaklar; Batı Asya’da güvenliğin yeni modeli

Soğuk Savaş döneminin aksine, ittifakların çoğunlukla resmî anlaşmalar, belirli hukukî yapılar ve bağlayıcı kolektif güvenlik taahhütleri çerçevesinde şekillendiği yapının yerine, günümüz Batı Asyası’nda güvenlik uyumuna dair farklı bir model ortaya çıkmıştır. Bu model, tek ve resmî bir ittifaktan ziyade, farklı aktörler arasında çok katmanlı ve esnek bir güvenlik iş birliği ağına dayanmaktadır.

Bu yapıda birkaç temel katman tanımlanabilir: Birinci katman, NATO’nun Körfez ülkeleriyle İstanbul İşbirliği Girişimi gibi çerçeveler üzerinden yürüttüğü iş birliklerini kapsamaktadır. İkinci katman, Amerika Birleşik Devletleri ile bölgedeki Arap ülkeleri arasındaki hava savunması, askerî üsler ve istihbarat paylaşımı gibi alanlardaki savunma ve güvenlik iş birliklerine odaklanmaktadır.

Üçüncü katman, Türkiye, Katar, Pakistan ve Azerbaycan gibi bölgesel aktörler arasındaki ikili veya çok taraflı, ancak resmî tek bir yapı altında olmayan ve giderek genişleyen askerî ve güvenlik iş birliklerini içermektedir. Dördüncü katman, hava ve füze tehditlerine karşı daha fazla koordinasyon sağlamayı amaçlayan bölgesel hava savunma ve füze savunma ağlarının giderek oluşmasına yönelmektedir.

Beşinci katman ise son yıllarda önemi artan ve yeni tehditlerin yönetiminde temel unsurlardan biri hâline gelen istihbarat, siber ve güvenlik iş birliklerini kapsamaktadır.

Genel olarak, bu katmanlar henüz tek ve bütünleşik bir kurumsal yapıya dönüşmemiş olsa da, aralarındaki örtüşme ve sinerji, orta vadede Batı Asya’da yeni ve daha karmaşık bir güvenlik mimarisinin oluşmasına zemin hazırlayabilir.

Orta Doğu NATO’su ve Batı Asya’da Türkiye’nin jeopolitik rolü
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

HABER AFAK ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!