1. Haberler
  2. Analiz
  3. İsrail Analizi
  4. ABD’nin Satranç Tahtasında Türkiye ve İsrail: Gerçek Bir Anlaşmazlık mı, Yoksa Rol Paylaşımı mı?

ABD’nin Satranç Tahtasında Türkiye ve İsrail: Gerçek Bir Anlaşmazlık mı, Yoksa Rol Paylaşımı mı?

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye, 28 Mart 1949’da İsrail’i tanıyan Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu ilk ülke oldu ve Ocak 1950’de Tel Aviv’deki diplomatik temsilciliğini açtı. İki ülke arasındaki ilişkiler, özellikle 1990’lı yıllarda stratejik iş birliği düzeyine ulaştı. 1996’da imzalanan askerî anlaşmalar, ortak eğitim faaliyetleri, istihbarat iş birliği, İsrail’in Türkiye hava sahasından yararlanması ve ABD, Türkiye ile İsrail’in gerçekleştirdiği üçlü deniz tatbikatları, Ankara’yı Tel Aviv’in bölgedeki en önemli ortaklarından biri hâline getirdi. Bu iş birliği, ABD’nin desteklediği güvenlik düzeni içerisinde şekillenirken Türkiye’nin NATO üyeliği de söz konusu ilişkinin temel zeminini oluşturdu.

Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidara gelmesiyle birlikte Filistin meselesi üzerindeki anlaşmazlık, iki ülke ilişkilerinin değişmez unsurlarından biri hâline geldi. 2010 yılında Mavi Marmara gemisine düzenlenen saldırı ve Türkiye bağlantılı 10 aktivistin hayatını kaybetmesi, diplomatik ve askerî ilişkileri ciddi ölçüde zayıflattı. Buna rağmen taraflar 2016’da normalleşme anlaşmasına vardı ve İsrail tazminat ödedi. İlişkiler, büyükelçilerin karşılıklı olarak yeniden atanması, İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un Ankara ziyareti ve savunma bakanları arasındaki görüşmelerle 2022’de yeniden canlandı. Bu iniş çıkışlar, kalıcı bir örüntüye işaret etmektedir: Kamuoyu önünde siyasi krizler ve sert söylemler sürerken, devletler düzeyinde ekonomik, güvenlik ve diplomatik kanalların korunmasına yönelik çabalar devam etmektedir.

İran Savaşı ve Türkiye’nin İsrail İçin “Yeni Tehdit”e Dönüşmesi

ABD ile İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı ortak saldırılar, Ankara ile Tel Aviv arasındaki söylemsel gerilimi yeni bir aşamaya taşıdı. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 14 Mart’ta Netanyahu hükümetinin yayılmacı politikalarını ve ideolojisini bölgedeki istikrarsızlığın yayılmasının başlıca nedenlerinden biri olarak değerlendirdi. Fidan ayrıca İsrail’in Hizbullah’la mücadeleyi gerekçe göstererek Lübnan’da yeni bir savaş ve katliam başlatabileceği uyarısında bulundu. Üç gün sonra Recep Tayyip Erdoğan, İran’a karşı yürütülen savaşı “anlamsız ve hukuka aykırı” olarak nitelendirdi ve kendisini diğer insanlardan üstün gören bir yapılanmanın bölgeyi felakete sürüklediğini söyledi.

Recep Tayyip Erdoğan ve Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj; Türkiye ile İsrail’in liderleri arasındaki ilişkiler, son aylarda karşılıklı suçlamalar, sert söylemler ve özellikle Suriye’de bölgesel nüfuz mücadelesi nedeniyle son derece gergin bir döneme girmiştir.

Nisan ayında karşılıklı suçlamalar daha kişisel bir nitelik kazandı. Binyamin Netanyahu, 11 Nisan’da Erdoğan’ı İran’la iş birliği yapmak, Hamas’ı desteklemek ve Kürtlere baskı uygulamakla suçladı. İsrail Savunma Bakanı Israel Katz da Türkiye Cumhurbaşkanı’nı “Müslüman Kardeşler çizgisindeki bir diktatör” olarak tanımladı. Türkiye Dışişleri Bakanlığı ise Netanyahu’yu “çağımızın Hitler’i” olarak nitelendirdi ve onu yayılmacı politikalarını sürdürebilmek için bölgesel müzakereleri baltalamaya çalışmakla suçladı. Erdoğan da 15 Nisan’da hiçbir gücün Türkiye’yi veya Cumhurbaşkanı’nı tehdit edemeyeceğini belirterek İsrailli yetkilileri “çocuk katilleri” olarak nitelendirdi.

Mayıs ve haziran aylarında sert açıklamalar, stratejik tehdit söylemi düzeyine ulaştı. İsrail Kültür ve Spor Bakanı Miki Zohar, 20 Mayıs’ta Türkiye’ye bir “düşman devlet” gibi yaklaşılması gerektiğini söyledi ve İsrail’le karşı karşıya gelmesi durumunda Ankara’nın ağır bir bedel ödeyeceğini öne sürdü. Erdoğan ise 10 Haziran’da İsrail’in Suriye ve Lübnan’a yönelik saldırılarının Türkiye’nin güvenliğini de tehdit eden bir aşamaya ulaştığını açıkladı. Netanyahu aynı gün Erdoğan’ı “Yahudi karşıtı bir diktatör” olarak nitelendirdi ve Türkiye Cumhurbaşkanı’nın İsrail’e ahlak dersi verebilecek son kişi olduğunu söyledi.

Bu dönemin en dikkat çekici açıklamalarından biri, İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli tarafından 18 Haziran’da yapıldı. Chikli, Suriye ile Türkiye’nin artık İsrail açısından İran’dan bile daha kaygı verici hâle geldiğini iddia ederek Müslüman Kardeler’in etkisindeki bir eksenin şekillenmekte olduğunu ileri sürdü. Bu açıklama, Tel Aviv’in kaygılarının yalnızca Erdoğan’ın Gazze konusundaki tutumuyla sınırlı olmadığını ortaya koydu. Asıl mesele, Türkiye’nin Suriye’de artan askerî ve siyasi nüfuzu ile bunun İsrail Hava Kuvvetlerinin operasyon serbestisini sınırlandırma ihtimaliydi.

Hakan Fidan, 2 Temmuz’da İsrail’i “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak tanımladı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar ise bu sözleri “soykırıma teşvik” olarak nitelendirdi. Dört gün sonra Netanyahu, “Fox & Friends” programına verdiği röportajda Erdoğan’ın açıkça İsrail’in yok edilmesini istediğini iddia etti. Netanyahu ayrıca Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının satılmasının İsrail’in hava üstünlüğünü zayıflatacağını savundu. Bu konuyu kamuoyu önünde gündeme getirmekle yetinmeyen Netanyahu, Donald Trump’tan Erdoğan’ı dizginlemek amacıyla Ankara üzerinde baskı kurmasını da istedi.

Çatışmanın Ortasında Trump: Netanyahu’ya Karşı Erdoğan’a Destek

Recep Tayyip Erdoğan, Donald Trump ve Binyamin Netanyahu’nun yer aldığı kolaj; Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin arttığı bir dönemde Trump, Tel Aviv’le stratejik ilişkilerini korurken Erdoğan’ı övmüş ve Türkiye’yi önemli bir müttefik olarak nitelendirmiştir.

Trump, Netanyahu’nun taleplerinin aksine, son haftalarda Türkiye’ye ve özellikle Erdoğan’a açık biçimde yakınlaşmıştır. Ankara’ya gitmeden önce NATO Zirvesi’ne katılmasının büyük ölçüde Erdoğan’a duyduğu saygıdan kaynaklandığını söylemiştir. Trump, 7 Temmuz’da Ankara’da Türkiye Cumhurbaşkanı’nı güçlü bir lider olarak tanımlamış ve Türkiye’nin birçok konuda Washington’ın sadık kabul ettiği bazı ülkelerden daha sadık davrandığını belirtmiştir. Ayrıca Türkiye’nin F-35 programına yeniden katılma ihtimalini de dışlamamıştır.

Trump, 8 Temmuz’da NATO Zirvesi’nin sonunda Erdoğan’ı “büyük bir lider” olarak nitelendirmiş ve Ankara Zirvesi’ni oldukça başarılı bulduğunu söylemiştir. Bu övgü, Netanyahu’nun Türkiye’ye F-35 satılmasını bölgedeki askerî güç dengesi açısından bir tehdit olarak değerlendirdiği bir dönemde dile getirilmiştir.

Trump’ın en açık tutumu ise 27 Temmuz’da ortaya çıkmıştır. Netanyahu’nun Ankara’ya savaş uçağı satışına yönelik itirazına cevap veren Trump, “Kimse bize neyi satıp neyi satmamamız gerektiğini söyleyemez” demiştir. Ardından Türkiye’yi “benim için büyük bir müttefik” olarak tanımlamış, Erdoğan’ın dostu olduğunu söylemiş ve Türkiye Cumhurbaşkanı’nın Suriye konusunda iyi bir performans sergilediğini belirtmiştir.

İlk bakışta bu açıklamalar, Trump’ın Türkiye ile İsrail arasındaki anlaşmazlıkta, en azından F-35 ve Suriye dosyalarında, Ankara’nın tutumuna daha yakın durduğunu göstermektedir. Ancak Trump’ın desteği, Türkiye’yi bütünüyle İsrail’e tercih ettiği şeklinde değerlendirilmemelidir. Trump daha çok ABD politikasının iki farklı sütununu korumaya çalışmaktadır: Washington’ın Orta Doğu’daki stratejik ve askerî müttefiki olarak İsrail ile NATO üyesi, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kontrol eden ve Suriye, Kafkasya ve Karadeniz’de etkili bir güç olan Türkiye.

Dolayısıyla Trump ile Netanyahu arasında Türkiye konusunda ortaya çıkan görüş ayrılığı, ABD liderliğindeki düzenin özüne ilişkin temel bir anlaşmazlıktan ziyade, bu iki bölgesel gücün nasıl yönetileceğine ilişkin bir farklılıktır.

Sert Söylemlerin Ardında: Ticaret Gerçekten Durdu mu?

Erdoğan hükümeti, 2 Mayıs 2024 tarihinden itibaren İsrail’le tüm doğrudan ticari faaliyetleri durdurduğunu, daha sonra İsrail’le bağlantılı gemiler, limanlar ve bazı uçuşlara yönelik kısıtlamalar uyguladığını açıklamıştır. Türkiye Ticaret Bakanlığı da 30 Mart 2026’da ihracat, ithalat, serbest bölge ticareti ve İsrail’le doğrudan transit ticaretin tamamen sıfırlandığını bir kez daha vurgulamıştır.

Karar gazetesinin, “İsrail’e ihracat düşmedi, arttı” manşetini taşıyan birinci sayfası; iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin azaldığı yönündeki iddialara rağmen Türkiye ile İsrail arasındaki ticaretin devam ettiğini ve büyüdüğünü aktaran bir haber.

Ancak farklı veriler ve haberler başka bir tablo ortaya koymaktadır. Turkish Minute ve Türkiye merkezli bağımsız haber platformu Bianet gibi yayın kuruluşlarının ele aldığı İsrail’in resmî verilerine göre, 2025 yılında Türkiye menşeli olarak kaydedilen malların toplam değeri yaklaşık 924 milyon dolara ulaşmıştır. Türkiye hükümeti bu verileri reddetmekte ve söz konusu malların bir bölümünün Filistinliler için gönderildiğini savunmaktadır. Ankara’ya göre Filistin’in bağımsız bir limanının bulunmaması nedeniyle bu ürünler, İsrail’in kontrolündeki gümrüklerden ve limanlardan geçmektedir.

Daha önemli bir diğer konu ise Azerbaycan petrolünün Bakü–Tiflis–Ceyhan Boru Hattı üzerinden taşınmasıdır. Türkiye’nin Ceyhan Limanı’na ulaşan petrol, tankerlere yüklendikten sonra İsrail’e ulaşmaya devam etmektedir. Türkiye hükümeti petrolün sahibi olmadığını ve Türkiye’de düzenlenen yükleme belgelerinde nihai varış noktasının İsrail olarak gösterilmediğini belirtmektedir. Buna karşılık enerji taşımacılığını izleyen şirketlerin verileri, Azerbaycan’ın İsrail’e petrol ihracatının 2025 yılında yaklaşık yüzde 31 arttığını ve Azerbaycan petrolünün İsrail’in toplam ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 46’sını oluşturduğunu göstermektedir. Türkiye’de yayımlanan Nefes gazetesi de Ocak 2026’da Türkiye üzerinden İsrail’e ulaşan petrol akışındaki artışı haberleştirmiştir.

Nihai Analiz

Bugün yaşananlar, tamamen bağımsız iki cephenin rekabetinden ziyade, ABD’nin tasarladığı ve koruduğu düzen içinde iki bölgesel gücün yürüttüğü bir mücadele görünümündedir. İsrail bu düzenin daha doğrudan ve askerî uygulayıcısı konumundayken Türkiye, aynı oyun alanında daha fazla pay ve hareket serbestisi elde etmeye çalışmaktadır. Trump ise tarafsız bir hakem değil, bu dengenin yöneticisidir: Bazen Netanyahu’yu desteklemekte, bazen de İsrail’in gücü tekeline almasını önlemek amacıyla Erdoğan’a bazı imkân ve tavizler sunmaktadır.

Bu çerçevede Erdoğan ve Netanyahu arasındaki sert açıklamalar hem gerçek anlaşmazlıkların yansıması hem de iç kamuoyuna yönelik siyasi bir araç olabilir. Erdoğan, İsrail’i kınayarak kendi toplumsal tabanını ve Türkiye’nin İslam dünyasındaki konumunu güçlendirmektedir. Netanyahu ise Türkiye’yi “bir sonraki tehdit” olarak göstererek İsrail toplumunu ve Washington’ı, Tel Aviv’in askerî üstünlüğünü korumaya yönelik adımlar atmaya zorlamaktadır. Bununla birlikte ticaret güzergâhlarının, enerji transferinin, güvenlik görüşmelerinin ve her iki ülkenin ABD ile olan bağımlılık ilişkilerinin devam etmesi, siyasi gürültünün zorunlu olarak yapısal bir kopuşa yol açmadığını göstermektedir.

Asıl perde, sözler yerine yapısal ilişkiler incelendiğinde aralanmaktadır: İsrail, ABD’nin desteği olmadan mevcut bölgesel rolünü sürdürebilecek durumda değildir. Türkiye de NATO üyesi olarak kaldığı sürece Washington liderliğindeki güvenlik mimarisinin bir parçası olmaya devam edecektir. Bu açıdan bakıldığında Ankara ile Tel Aviv arasındaki anlaşmazlık, ortak bir oyun alanında rol, pay ve nüfuz sınırları üzerine yürütülen bir mücadeleye daha çok benzemektedir. Bu alanın temel kurallarını ABD belirlemekte; İsrail’in askerî gücü ise söz konusu düzenin Orta Doğu’daki en önemli uygulama araçlarından biri olarak öne çıkmaktadır.

ABD’nin Satranç Tahtasında Türkiye ve İsrail: Gerçek Bir Anlaşmazlık mı, Yoksa Rol Paylaşımı mı?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

HABER AFAK ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!