Son aylarda, Amerika Birleşik Devletleri’nin Hizbullah dosyasına yönelik yaklaşımında önemli bir değişimin işaretleri giderek daha belirgin hâle gelmiştir. Daha önce Washington’un stratejisi büyük ölçüde İsrail’in Hizbullah’ı zayıflatmaya yönelik askerî operasyonlarını desteklemek üzerine kuruluyken, Donald Trump’ın art arda yaptığı açıklamalar farklı bir yaklaşımın şekillenebileceğine işaret etmektedir. Bu yeni yaklaşımda, Şam yönetimi ve Ahmed eş-Şara hükümeti, Hizbullah’ı kontrol altına alabilecek veya ona karşı harekete geçebilecek potansiyel bir aktör olarak öne çıkarılmaktadır.
Trump, ilk olarak 7 Haziran’da Hizbullah’a karşı “daha hassas” operasyonlar yapılması gerektiğini dile getirmiş ve ilk kez Suriye’nin bu dosyada rol üstlenebileceği fikrini ortaya atmıştır. Birkaç gün sonra ise bu tutumunu daha açık bir şekilde ifade ederek, İsrail’e Hizbullah meselesini Suriye hükümetine bırakmasını önerdiğini açıklamıştır. Trump’a göre Ahmed eş-Şara’ya bağlı güçler bu görevi İsrail’den daha etkili ve daha az sivil kayıpla yerine getirebilir. Bu yaklaşımın G7 Zirvesi sırasında yeniden dile getirilmesi, Trump’ın Suriye Cumhurbaşkanı ile Hizbullah konusunda görüştüğünü doğrulaması ve sonraki haftalarda aynı öneriyi tekrar etmesi, söz konusu açıklamaların anlık veya rastlantısal ifadeler olmadığını, aksine Trump’ın Hizbullah dosyasına ilişkin bakışında dikkate değer bir değişimi yansıttığını göstermektedir.
Bu gelişme, bölgesel güvenlik dengelerinin geleceğine ilişkin önemli soruları da beraberinde getirmektedir. Washington, Hizbullah’ın sınırlandırılması sorumluluğunun bir bölümünü İsrail’den Suriye’ye devretmeye mi hazırlanıyor? Ahmed eş-Şara yönetimi böyle bir sürece girmek için hangi motivasyonlara ve hangi kapasiteye sahiptir? Daha da önemlisi, böylesi bir değişim Hizbullah, Lübnan, İsrail ve Direniş Ekseni olarak adlandırılan bölgesel güç dengesi açısından ne gibi sonuçlar doğuracaktır?
Şam: Çevreleme ile Müzakere Arasında
Donald Trump’ın açıklamaları, ilk bakışta Suriye’nin Hizbullah’la mücadele sorumluluğunu İsrail’den devralmaya hazır olduğu izlenimini oluşturmuş olsa da, Ahmed eş-Şara hükümetinin resmî açıklamaları çok daha farklı bir tablo ortaya koymaktadır. İlk değerlendirmelerin aksine Şam, yalnızca Lübnan’a askerî müdahale fikrine sıcak bakmamakla kalmamış, aynı zamanda Suriye’nin ulusal güvenliğinin sağlanması ile Lübnan’ın iç siyasi dengelerine müdahale edilmesi arasında açık bir sınır çizmeye çalışmıştır.
Ahmed eş-Şara, ilk açıklamalarında Suriye’nin Lübnan’a askerî müdahaleye hazırlandığı yönündeki haberleri kesin bir dille yalanlamış ve Şam’ın, Suriye ordusunun geçmişte Lübnan’da bulunduğu dönemi yeniden canlandırmak gibi bir planı olmadığını vurgulamıştır. Ona göre Lübnan, karmaşık siyasi ve mezhepsel yapısı nedeniyle bölgenin adeta bir “barut fıçısıdır” ve atılacak aceleci bir adım ülkeyi kapsamlı bir krizin içine sürükleyebilir. Eş-Şara ayrıca, Hizbullah’ın Suriye iç savaşındaki rolü nedeniyle misilleme yapmak için yeterli gerekçeler bulunmasına rağmen, yeni Suriye yönetiminin bilinçli bir şekilde böyle bir yola başvurmadığını ifade etmiştir.

Eş-Şara daha sonra Şam’ın Lübnan politikasının temel ilkelerini daha ayrıntılı biçimde açıklamıştır. Ona göre Suriye, Lübnan dosyasında ancak Beyrut yönetiminin resmî talebi doğrultusunda, ülkenin meşru devlet kurumları aracılığıyla ve merkezi hükümetin egemenliğini güçlendirecek şekilde rol üstlenebilir. Bunun yanında Şam’ın Hizbullah’la diyalog kapısını tamamen kapatmadığını da vurgulamış; iki ülkenin ortak çıkarları gerektirdiği takdirde askerî çatışma yerine müzakerenin tercih edileceğini belirtmiştir. Eş-Şara’ya göre Hizbullah’ın Suriye savaşına müdahil olması Suriye toplumu üzerinde derin yaralar bırakmıştır. Ancak düşmanlığın sürdürülmesi ve tüm diyalog kanallarının kapatılması, yalnızca çatışma döngüsünün devam etmesine yol açacaktır.
Suriyeli diğer yetkililerin açıklamaları da aynı yaklaşımı doğrulamaktadır. Suriye Cumhurbaşkanlığı Medya Danışmanı Ahmed Zeydan, Washington’un Suriye’nin Lübnan dosyasında rol üstlenmesi fikrini gündeme getirdiğini doğrularken, Şam’ın Lübnan’da askerî bir rol üstlenmeye ilgi duymadığını vurgulamıştır. Zeydan’a göre Suriye’nin amacı Hizbullah ile doğrudan çatışmaya girmek değil; Lübnan devletinin egemenliğinin güçlendirilmesine katkı sağlamak ve Suriye topraklarının yeniden Hizbullah’ın askerî faaliyetleri için bir geçiş güzergâhına dönüşmesini engellemektir. Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani de Beyrut ziyareti sırasında aynı politikayı yinelemiş, şu aşamada Hizbullah ile planlanmış herhangi bir görüşmenin bulunmadığını belirtmekle birlikte, ortak çıkarların gerektirmesi hâlinde Şam’ın diyaloga açık olduğunu ifade etmiştir. Eş-Şeybani ayrıca sınır güvenliğinin sağlanması, insan kaçakçılığıyla mücadele edilmesi ve silah sevkiyatının önlenmesini iki ülke arasındaki iş birliğinin temel öncelikleri arasında göstermiştir.
Suriye’nin sahadaki uygulamaları da bu siyasi söylemle uyum göstermektedir. Suriye güvenlik güçleri son aylarda Lübnan ile ortak sınır üzerindeki denetimleri önemli ölçüde sıkılaştırmış, kaçakçılık güzergâhlarını sınırlandırmış ve ilk incelemelere göre Hizbullah’a gönderilmek üzere sevk edildiği değerlendirilen roketlerden oluşan bir sevkiyat da dâhil olmak üzere birçok silah kaçakçılığı girişimini engellemiştir. Bütün bu gelişmeler, Şam’ın Hizbullah’a karşı doğrudan askerî bir çatışmaya girmek yerine, lojistik baskı kurmaya, sınır güvenliğini güçlendirmeye ve Lübnan devletinin otoritesini desteklemeye dayalı bir strateji izlediğini göstermektedir. Bu yaklaşım, Trump’ın Hizbullah dosyasının doğrudan Suriye’ye devredilmesi yönündeki önerisinden belirgin biçimde farklıdır.
Şam, Hizbullah’a Karşı Amerika’nın Bölgesel Aracı mı Olacak?
Donald Trump’ın önerileri, ilk bakışta Suriye’nin Hizbullah’ı çevreleme ve sınırlandırma sorumluluğunu üstlenebileceği izlenimini doğurmuş olsa da, sahadaki gerçekler bu fikir ile Şam’ın fiilî kapasitesi arasında önemli bir mesafe bulunduğunu göstermektedir. Yeni Suriye ordusu hâlen silahlı grupların tek bir komuta yapısı altında birleştirilmesi ve yeniden yapılandırılması sürecindedir. Aynı zamanda Şam yönetimi, DEAŞ kalıntılarıyla mücadele, etnik ve mezhepsel gerilimlerin kontrol altına alınması, iç güvenliğin sağlanması ve ülkenin ekonomik yeniden inşası gibi çok sayıda iç sorunla karşı karşıyadır. Bu şartlar altında Lübnan’da sınır ötesi bir askerî operasyon yürütmek; güçlü bir lojistik altyapı, gelişmiş istihbarat kapasitesi, hava desteği ve kapsamlı siyasi koordinasyon gerektirmektedir. Mevcut koşullarda Suriye bu unsurların tamamına sahip değildir.

Askerî sınırlamaların yanı sıra siyasi ve toplumsal engeller de en az bunlar kadar önem taşımaktadır. Suriye ordusunun yeniden Lübnan’a girmesi, 1976-2005 yılları arasında süren Suriye askerî varlığının hatıralarını yeniden canlandıracaktır. Bu dönem, Lübnan toplumunun önemli bir kesiminde hâlâ güçlü hassasiyetler uyandırmaktadır. Ayrıca böyle bir müdahale, Sünni ve Şii gruplar arasında mezhepsel gerilimleri tırmandırabilir, Suriye içinde misilleme saldırılarını tetikleyebilir ve henüz yeniden yapılanma sürecindeki Suriye ordusunda yeni ayrışmalara yol açabilir. Bunun yanında, yeni Suriye yönetiminin başlıca destekçileri olan Türkiye ve bazı Arap ülkelerinin de, Suriye’nin yeniden inşa sürecinin Lübnan’da maliyeti yüksek ve yıpratıcı bir savaşa kurban edilmesini istemeleri beklenmemektedir. Bu nedenle başta Washington Institute olmak üzere birçok araştırma kuruluşu, mevcut koşullarda Şam’ın Lübnan’da sınır ötesi askerî bir güç olarak rol üstlenmek için ne yeterli siyasi iradeye ne de gerekli askerî kapasiteye sahip olduğu değerlendirmesinde bulunmaktadır.
Nihai Analiz
Bununla birlikte, bölgedeki gelişmeler her zaman aktörlerin resmî açıklamaları doğrultusunda şekillenmemektedir. Çoğu zaman sahadaki gerçekler ve stratejik zorunluluklar, ilan edilen politikalardan farklı bir yön tayin etmektedir. Bu çerçevede, Ahmed eş-Şara’nın bugün Lübnan’a askerî müdahaleye karşı yaptığı açıklamalardan bağımsız olarak, gelişmelerin daha geniş bölgesel rekabet dinamikleri içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Orta Doğu’daki gerilimlerin giderek tırmandığı mevcut ortamda, Suriye yeni bir Hizbullah cephesinin açılması için en uygun coğrafyalardan biri hâline gelebilir. Böyle bir cephe, Hizbullah’ın askerî, istihbarî ve lojistik kapasitesinin önemli bir bölümünü meşgul ederek, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail üzerindeki baskının azalmasına katkı sağlayabilir.
Böyle bir senaryoda, yeni Suriye yönetiminin imkânlarından yararlanılarak Hizbullah’ın sınırlandırılması, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in Direniş Ekseni’ni zayıflatmaya yönelik daha geniş stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu planın istihbarat, lojistik ve hatta askerî desteğinin büyük ölçüde Washington ve Tel Aviv tarafından sağlanması; sahadaki uygulamanın ise Şam yönetimine bağlı güçler tarafından yürütülmesi muhtemeldir. Bu açıdan bakıldığında, Suriye’de yeni bir cephenin açılması, İran ve bölgedeki müttefiklerine yönelik kapsamlı baskı stratejisinin bir unsuru olarak da yorumlanabilir.
Bu süreçte Lübnan hükümetinin tutumu da dikkat çekmektedir. Nevvaf Selam hükümeti, bir yandan Suriye’nin Lübnan topraklarına askerî müdahalesine karşı çıkarken, diğer yandan Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını ve silahlı gücün yalnızca devletin tekelinde bulunmasını savunmaktadır. Bu yaklaşım, Lübnan’ın ulusal egemenliği açısından anlaşılabilir olmakla birlikte, olası geniş çaplı bir bölgesel çatışma durumunda ülkenin caydırıcılık kapasitesini zayıflatabilir ve Lübnan’ı dış tehditler karşısında daha kırılgan bir konuma sürükleyebilir.
Bu çerçevede, güvenlik zorunlulukları ve dış aktörlerin stratejik hesapları farklı bir yön dayatacak olursa, Suriye yönetiminin bugün açıkladığı politikalardan bağımsız olarak Hizbullah dosyasında daha aktif bir rol üstlenmek durumunda kalabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Böyle bir senaryonun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise, önümüzdeki dönemde bölgesel gelişmelerin seyrine, güç dengelerindeki değişimlere ve başlıca aktörlerin alacağı stratejik kararlara bağlı olacaktır.
