Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri, 1950’li yıllardan bu yana NATO çatısı altında müttefik konumundadır. Türkiye’nin Rusya, Karadeniz, Kafkasya, İran, Irak ve Suriye’ye komşu olan jeopolitik konumu; İncirlik Hava Üssü, Kürecik Erken İhbar Radarı ve NATO’nun en büyük ordularından birine sahip olması, ülkeyi Washington açısından önemli bir ortak hâline getirmiştir.
Bununla birlikte iki ülke arasındaki ilişkiler, son on yılda giderek “stratejik ittifak” modelinden uzaklaşmış ve güvensizlikle iç içe geçmiş bir iş birliği niteliği kazanmıştır. ABD’nin Suriye’deki Kürt güçlerine verdiği destek, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması, İsrail ve Hamas konusunda yaşanan görüş ayrılıkları, Ankara’nın Moskova ile ilişkileri ve Erdoğan hükûmetinin bazı iç politikaları, bu dönüşümün başlıca nedenleri arasında yer almaktadır.
İki ülke arasındaki savunma alanındaki anlaşmazlıkların merkezinde ise iki savaş uçağı bulunmaktadır: Türkiye’nin geliştirme ve tedarik programından çıkarıldığı Amerikan yapımı F-35 ile Ankara’nın dışa bağımlılığını azaltma ve savunma sanayisinde daha fazla bağımsızlık kazanma çabasının simgesi hâline gelen yerli savaş uçağı KAAN.
F-35 Programına Katılımdan Türkiye’nin Programdan Çıkarılmasına
Türkiye, 2002 yılından itibaren F-35 programının üçüncü seviye ortaklarından biri olarak bu savaş uçağının geliştirilmesi ve üretimi sürecine katıldı. Türk savunma sanayisi şirketleri, F-35’te kullanılan yaklaşık bin parçayı üretiyor; Ankara ise yaklaşık 100 adet F-35A satın almayı planlıyordu.
Bu iş birliği, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alma kararı sonrasında ciddi bir krize girdi. Sistemin 2019 yılında teslim edilmesi üzerine Donald Trump’ın ilk yönetimi Türkiye’yi F-35 programından çıkardı. Bir yıl sonra ABD, Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası olarak bilinen CAATSA kapsamında Türkiye Savunma Sanayii Başkanlığını ve kurumla bağlantılı bazı yetkilileri yaptırım listesine aldı.
Washington, S-400 ile F-35’in aynı ortamda konuşlandırılması hâlinde Rus sistemine ait radarların bu gizli savaş uçağının radar özellikleri, uçuş profilleri ve operasyonel kullanım biçimleri hakkında veri toplayabileceğini savunuyordu. ABD Savunma Bakanlığı da bu nedenle iki sistemin eş zamanlı olarak işletilmesini F-35 teknolojisinin güvenliği ve operasyonel sırları açısından tehdit olarak değerlendiriyordu.
Ankara ise bu gerekçeyi kabul etmedi ve ABD’nin kaygılarının incelenmesi amacıyla ortak bir teknik komisyon kurulmasını önerdi. Türk yetkililer, Türkiye’nin programa ilişkin tüm mali ve sözleşmesel yükümlülüklerini yerine getirdiğini ve programdan çıkarılmasının adaletsiz bir karar olduğunu vurguladı.
ABD Kongre Araştırma Servisinin raporuna göre Türkiye’ye ait altı F-35 hâlen Amerika Birleşik Devletleri’nde tutuluyor ve Ankara’nın yaptığı yaklaşık 1,7 milyar dolarlık ödemenin nihai durumu da henüz açıklığa kavuşmuş değil. Bununla birlikte Recep Tayyip Erdoğan son açıklamalarında Türkiye’ye vaat edilen beş uçaktan söz etti. Sayılardaki bu farklılık, üretilen, kabul edilen veya siyasi taahhüt konusu yapılan uçakların farklı biçimde hesaplanmasından kaynaklanıyor olabilir.
Türkiye’nin F-35 Programına Geri Dönmesi Neden Zor?
Türkiye’nin F-35 programına geri dönmesi yalnızca ABD Başkanının siyasi kararına bağlı değildir; süreç aynı zamanda çok sayıda hukuki, teknik ve endüstriyel engelle karşı karşıyadır. ABD’nin 2020 mali yılı Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’nın 1245. maddesine göre Türkiye, S-400 hava savunma sistemi ile buna bağlı ekipmanları elinde bulundurduğu sürece F-35 savaş uçaklarının bu ülkeye devredilmesi yasaktır. Bu nedenle CAATSA yaptırımları kaldırılsa bile, bu adım F-35’lerin derhâl teslim edilebileceği anlamına gelmez. Sürecin ilerleyebilmesi için üç ayrı dosyanın çözüme kavuşturulması gerekir: CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, F-35 satış veya teslimat izninin verilmesi ve Türkiye’nin programın endüstriyel yapısına ve üretim zincirine yeniden dâhil edilmesi. Bunlar arasında en zor olanı üçüncü başlıktır. Çünkü daha önce Türk şirketleri tarafından üretilen parçalar son yıllarda farklı tedarikçilere dağıtılmıştır ve eski üretim yapısına geri dönülmesi ciddi maliyetler ile endüstriyel riskler doğuracaktır.
Temmuz 2026’da Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi, anlaşmazlıkların çözümüne yönelik umutları yeniden artırdı. Donald Trump, yaptırımların kaldırılmasının ve Türkiye’ye F-35 satışının değerlendirilmekte olduğunu belirtirken, Recep Tayyip Erdoğan da Washington’ın verdiği sözleri yerine getirmesini istedi. Bununla birlikte, yaptırımların kaldırılacağına dair siyasi bir açıklama, hukuki ve idari sürecin tamamlandığı anlamına gelmemektedir. Bu raporun hazırlandığı tarihe kadar Türkiye Savunma Sanayii Başkanlığının CAATSA kapsamındaki kısıtlamalardan resmen çıkarıldığına ilişkin açık bir kanıt yayımlanmamıştır. Bu nedenle sürecin idari ve hukuki boyutunun hâlâ açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
Sonuç olarak S-400 sisteminin geleceği, dosyanın en önemli düğüm noktası olmaya devam etmektedir. Sistemin tamamen sökülmesi, Rusya’ya iade edilmesi, üçüncü bir ülkeye devredilmesi, ABD gözetimindeki bir yerde muhafaza edilmesi ya da kalıcı denetim mekanizmasıyla teknik olarak devre dışı bırakılması gibi çeşitli seçenekler gündeme gelmiştir. Ancak bu seçeneklerin her biri siyasi ve hukuki engellerle karşı karşıyadır. S-400’den vazgeçilmesi veya sistemin kullanım dışı bırakılması Erdoğan hükûmeti açısından prestij kaybına yol açabilir; çünkü bu alım Türkiye’de stratejik bağımsızlığın sembolü olarak sunulmuştur. Öte yandan sistemin başka bir ülkeye devredilmesi ya da depolanması da ABD Kongresi açısından “mülkiyetin sona ermesi” şartını karşılamaya yetmeyebilir. Bu nedenle en muhtemel senaryo, Türkiye’nin S-400 üzerindeki operasyonel kontrolünü ve teknik erişimini doğrulanabilir biçimde kaybetmesi; buna karşılık ABD’nin yaptırımları kaldırması ve sınırlı sayıda F-35 satışının önünü açmasıdır.
KAAN: Yerli Bir Başarı mı, Yoksa Dışa Bağımlı Bir Proje mi?
KAAN, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii tarafından geliştirilen çift motorlu ve düşük görünürlük özelliklerine sahip bir savaş uçağıdır. Uçağın ilk prototipi Şubat 2024’te, ikinci test uçuşu ise aynı yılın mayıs ayında gerçekleştirildi. Bu proje, Türkiye’nin montaj ve lisans altında üretim aşamasından uzaklaşarak karmaşık bir muharebe sistemini tasarlama kapasitesine yaklaştığını göstermektedir. Türkiye’nin insansız hava araçları, radar, elektronik harp, güdümlü mühimmat ve görev yazılımları alanındaki yetenekleri de KAAN’ın geliştirilmesi için önemli bir altyapı sağlayabilir.
Bununla birlikte KAAN henüz operasyonel hâle gelmemiştir ve uçuş testleri ile muharebe değerlendirmeleri başlangıç aşamasındadır. Uçağın “beşinci nesil” olarak nitelendirilmesi de ancak düşük görünürlük, sensör füzyonu, elektronik harp kapasitesi ve operasyonel bakım kabiliyeti gerçek koşullarda değerlendirildikten sonra anlam kazanacaktır. Ayrıca bir savaş uçağını seri üretime geçirmek, birkaç prototip üretmekten çok daha zordur. Projenin en önemli dışa bağımlılık alanı ise hâlâ motordur.
KAAN’ın ilk prototiplerinde Amerikan yapımı F110 motorları kullanılmaktadır. Güvenilir ve uzun bir operasyonel geçmişe sahip olan bu motor, esas olarak dördüncü nesil savaş uçakları için geliştirilmiştir. Test aşamasında kullanılması mantıklı olsa da Türkiye’ye tam bağımsızlık sağlamamaktadır. ABD’nin 2026 yılında onlarca F110 motorunun satışına onay vermesi, bir yandan projenin durma riskini azaltırken diğer yandan KAAN’ın teknik ve ihracata ilişkin bağımlılığını Washington’ın izinlerine bağlamıştır.
Türkiye aynı zamanda KAAN’ın gelecekteki modelleri için yerli TF35000 motorunu geliştirmektedir ve bu motorun yaklaşık 2032 yılında uçağa entegre edilmesi hedeflenmektedir. Ancak yüksek itki gücüne, uzun operasyonel ömre ve seri üretim kapasitesine sahip bir savaş uçağı motoru geliştirmek, askerî teknolojinin en zor alanlarından biridir. Bu nedenle 2032 yılı kesin bir tarih değil, program kapsamında belirlenmiş bir hedef olarak değerlendirilmelidir. Projede yaşanacak herhangi bir gecikme, KAAN’ın üretim ve ihracat açısından ABD’ye bağımlılığını daha uzun süre devam ettirecektir.
KAAN mevcut koşullarda F-35’in doğrudan alternatifi olarak da görülemez. F-35 operasyonel, ağ merkezli ve NATO üyeleri arasında geniş bir kullanıcı ekosistemine sahip bir savaş uçağıdır. KAAN ise hâlâ geliştirme aşamasındadır ve daha çok hava üstünlüğü, yazılım, silah sistemleri, modernizasyon ve ihracat üzerinde daha fazla kontrol sağlama amacıyla tasarlanmaktadır. Bu nedenle Ankara’nın muhtemel stratejisi, kısa vadeli ihtiyacını F-35 ile karşılamak ve uzun vadeli bağımsızlık için KAAN’ın geliştirilmesine devam etmek olacaktır.
Savunma iş birliğinin yeniden canlandırılması iki ülke açısından da çeşitli avantajlar sunmaktadır. ABD, Türkiye’yi Batı sistemi içinde tutmak, Ankara’nın NATO’ya olan askerî bağımlılığını sürdürmek, Türk savunma sanayisinin kapasitesinden yararlanmak ve Rusya’nın etkisini sınırlamak istemektedir. Türkiye ise hava kuvvetlerindeki geçici kapasite açığını gidermeyi, beşinci nesil teknolojiye hızlı biçimde erişmeyi, F-35 programındaki önceki yatırımlarını çözüme kavuşturmayı ve F-16, Eurofighter, F-35 ve KAAN seçeneklerini aynı anda takip ederek pazarlık gücünü artırmayı amaçlamaktadır.
Buna rağmen ABD Kongresindeki muhalefet ve S-400 meselesinin çözülememiş olması, bu sürecin önündeki en önemli engeller olmaya devam etmektedir. Sonuç olarak KAAN, Türk savunma sanayisi açısından önemli bir başarı olarak değerlendirilebilir; ancak proje henüz operasyonel olgunluğa ve tam teknolojik bağımsızlığa ulaşmış değildir.
Nihai Analiz
Sonuç olarak Türkiye’nin son yıllarda Batı’dan savunma alanında daha bağımsız bir görüntü sergilemek için kapsamlı çabalar yürüttüğü söylenebilir. KAAN savaş uçağının geliştirilmesi, ileri düzey insansız hava araçlarının üretilmesi ve füze, radar ile elektronik harp kapasitesinin genişletilmesi bu çabanın başlıca örnekleridir. Bununla birlikte Türkiye, yapısal ve güvenlik bakımından Batı’nın askerî sisteminin bir parçası ve NATO üyesi olmaya devam ettiği sürece, bu girişimlerin gerçek anlamda bağımsızlığa dönüşmesi mümkün görünmemektedir. NATO’ya ait askerî üslerin, radar sistemlerinin, istihbarat ağlarının ve komuta mekanizmalarının Türkiye topraklarında faaliyet göstermesi, ülkenin savunma ve güvenlik ortamının önemli ölçüde hâlâ Batı’nın stratejik çerçevesi içinde şekillendiğini göstermektedir.
Bu açıdan bakıldığında, yerli bir savaş uçağına sahip olmak ya da Rusya’dan askerî teçhizat satın almak tek başına askerî bağımsızlığın göstergesi değildir. Bağımsızlık, bir ülkenin dış bir güvenlik bloğunun koruma, istihbarat ve operasyonel şemsiyesine bağlı kalmadan tehditler, müttefikler ve askerî kapasitesinin nasıl kullanılacağı konusunda karar verebilmesiyle anlam kazanır. Türkiye NATO üyesi olduğu ve ittifakın gözetim ve güvenlik altyapısı kendi topraklarında faaliyet gösterdiği sürece, bütünüyle bağımsız bir savunma politikasından söz etmek ciddi sınırlamalarla karşılaşacaktır.
Dolayısıyla gerçek bağımsızlığa ulaşmanın ilk adımı, NATO’nun güvenlik şemsiyesinden çıkmak ve bağımsız bir savunma doktrini oluşturmaktır. KAAN’ın geliştirilmesi, Batı’dan savaş uçağı alınması ya da Doğu ile askerî iş birliği kurulması ancak böyle bir zeminde dengeli ve bağımsız bir stratejinin parçaları hâline gelebilir. Aksi takdirde bu adımlar, Batı sisteminden çıkıştan çok, o sistemin içinde yürütülen bir manevra niteliği taşır. Ayrıca Türkiye NATO’nun temel üyelerinden biri olmaya devam ettiği sürece, Doğulu güçler de onu tam anlamıyla bağımsız bir aktör olarak değil, Batı’nın güvenlik yapısına bağlı bir ülke olarak değerlendirecektir.


