İsrail ve ABD, kısa bir zaman aralığıyla son derece önemli iki seçime gidiyor: 27 Ekim 2026’da İsrail parlamento seçimleri ve 3 Kasım 2026’da ABD ara seçimleri. Bu iki seçimin yapısı farklı olsa da ortak bir noktaları bulunuyor: Her iki ülkede de görevdeki liderler, yani Binyamin Netanyahu ve Donald Trump, seçim yarışının merkezî figürleri hâline gelmiş durumda. Bu nedenle, seçmenlerin bu liderlerin performansından duyduğu memnuniyet veya hoşnutsuzluk, seçim sonuçlarını belirleyebilir. İsrail’de Netanyahu, başbakanlık görevini sürdürmek ve sağ blokun çoğunluğunu korumak için doğrudan yarışıyor. ABD’de ise Trump aday değil; ancak seçimler fiilen onun ikinci başkanlık dönemindeki performansına ilişkin bir referanduma dönüşmüş durumda.
İsrail: Netanyahu son yılların en zorlu seçimiyle karşı karşıya
27 Ekim’de yapılacak seçimler, 7 Ekim 2023 saldırısının ve ardından yaşanan savaşlar ile güvenlik krizlerinin sonrasında İsrail’de düzenlenecek ilk genel seçim olacak. İsrail’in seçim sistemi nispi temsile dayanıyor ve Knesset’teki 120 sandalye siyasi partiler arasında dağıtılıyor. Hükümet kurabilmek için bir koalisyonun en az 61 sandalyeye ulaşması gerekiyor. Bu nedenle “seçimi birinci sırada tamamlamak”, her zaman “başbakan olmak” anlamına gelmiyor.
Mevcut koşullarda Netanyahu aynı anda iki sorunla karşı karşıya bulunuyor: Bunlardan ilki, bazı kamuoyu araştırmalarında Likud’un konumunun zayıflaması; ikincisi ve daha önemlisi ise Netanyahu’yu destekleyen blokun 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamaması.

Ağustos ayında gerçekleştirilen bazı güvenilir kamuoyu araştırmaları bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Channel 12 tarafından 10 Ağustos’ta yayımlanan ankette, Gadi Eisenkot liderliğindeki “Yashar” Partisi 24 sandalyeyle birinci, Likud ise 22 sandalyeyle ikinci sırada yer aldı. Naftali Bennett de yaklaşık 15 sandalyeyle üçüncü oldu.
Zman Yisrael/Times of Israel tarafından 13 Ağustos’ta yayımlanan ankette fark daha da açıldı: Yashar 25, Likud ise 21 sandalye aldı. Buradaki önemli nokta, Eisenkot’un üstünlüğüne rağmen iki bloktan hiçbirinin henüz hükümet kurabilecek açık bir çoğunluğa ulaşamamasıydı.
KAN kanalının 17 Ağustos tarihli anketi daha çekişmeli bir tablo ortaya koydu: Likud ve Yashar’ın her biri 23 sandalye alırken, Netanyahu’yu destekleyen blok yalnızca yaklaşık 52 sandalyede, muhalefet bloku ise yaklaşık 57 sandalyede kaldı.
Netanyahu açısından en olumsuz anketlerden biri ise Maariv/Lazar Research tarafından 19–20 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirildi. Bu ankette Yashar 26 sandalyeye yükselirken Likud 20 sandalyeye geriledi. Aynı araştırmada yöneltilen “Başbakanlık için kim daha uygun?” sorusuna katılımcıların yüzde 52’si Eisenkot, yüzde 38’i ise Netanyahu yanıtını verdi. Aradaki 14 puanlık fark, Netanyahu açısından dikkat çekici bir sonuçtu.
Bununla birlikte, son kamuoyu araştırmalarının genel görünümü nispeten belirgin bir eğilime işaret ediyor: Anketlerin çoğunda Eisenkot’un Yashar Partisi ya Likud’la başa baş durumda ya da Likud’un birkaç sandalye önünde bulunuyor. Netanyahu’yu geleneksel olarak destekleyen blok ise çoğunlukla 61 sandalyelik çoğunluğun altında kalıyor.
Son altı kamuoyu araştırmasına ilişkin değerlendirmeler de bunların çoğunda Yashar’ın Likud’un önünde olduğunu gösteriyor. Finans piyasaları dahi bu olasılığı ciddi biçimde dikkate almış durumda. JPMorgan, 27 Ağustos tarihli değerlendirmesinde Eisenkot liderliğindeki muhalefetin seçimleri kazanma olasılığını yaklaşık yüzde 55 olarak hesapladı. Ancak bu rakamın resmî bir seçim tahmini olmadığı ve İsrail para birimine ilişkin piyasa riski analizinin bir parçası olarak değerlendirildiği unutulmamalıdır.
Netanyahu’nun temel sorunu: 61 sayısı
İsrail seçimlerini analiz ederken dikkat edilmesi gereken temel nokta, Netanyahu’nun zayıflığının yalnızca Likud’un sandalye sayısıyla ölçülemeyeceğidir. Likud seçimleri en büyük parti olarak tamamlasa bile 61 milletvekiline ulaşmadan hükümet kuramaz. Netanyahu açısından durumun zorlaştığı nokta tam olarak burasıdır.
Sağ partilerin bir bölümü Netanyahu’dan uzaklaşabilir. Haredi partiler de askerlik hizmeti ve hükümetle ilişkiler gibi konularda anlaşmazlıklar yaşamıştır. Buna karşılık Eisenkot, merkezden merkez sağa uzanan daha geniş bir koalisyon kurmaya çalışmaktadır.
Diğer taraftan muhalefetin de kendine özgü bir sorunu bulunmaktadır: Eisenkot, Bennett, Lapid, Lieberman, Demokratlar ve Arap partileri zorunlu olarak bütünlüklü ve uyumlu bir siyasi blok oluşturmamaktadır. Bu nedenle Netanyahu karşıtlarının toplam sandalye sayısı daha fazla olsa bile bu sayısal üstünlüğü istikrarlı bir hükümete dönüştürmek hâlâ zor olacaktır.
Dolayısıyla İsrail’de mevcut durum için Netanyahu geride, ancak henüz yenilmiş değil denilebilir. Muhalefetin hükümet kurma ihtimali birkaç ay öncesine kıyasla artmış olsa da muhalefetin parçalı yapısı, Netanyahu’nun en önemli siyasi avantajlarından biri olmaya devam etmektedir.
Gadi Eisenkot: Netanyahu’ya yönelik en önemli tehdit

İsrail siyasetinde son aylarda yaşanan önemli değişimlerden biri, İsrail ordusunun eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un Netanyahu’nun başlıca rakibi olarak öne çıkmasıdır.
Eisenkot’un avantajı, geleneksel sol veya merkez siyasetçilerin birçoğundan farklı olarak güvenlik ve askerî alanda deneyime sahip olmasıdır. Bu özelliği sayesinde merkez sağ seçmenlerin bir bölümünün desteğini de kazanabilir. Bu durum Netanyahu açısından özel bir önem taşımaktadır; çünkü onun siyasi gücünün temel dayanaklarından biri her zaman “güvenlik konusunda güçlü lider” imajı olmuştur.
Son yıllarda yaşanan savaşların sonuçlarının, 7 Ekim saldırısıyla ilgili sorumluluğun ve savaşların yönetilme biçiminin tartışıldığı bir ortamda Eisenkot, Netanyahu’nun bu alandaki geleneksel üstünlüğünü kısmen sorgulanır hâle getirmeyi başarmıştır.
Bu nedenle İsrail seçimleri, klasik bir sağ-sol mücadelesi olmaktan giderek uzaklaşmakta ve “Netanyahu döneminin devamı” ile “ülkenin güvenlik liderliğinde değişim” arasında bir yarışa dönüşmektedir.
ABD: Ara seçimler
İsrail seçimlerinden yalnızca bir hafta sonra Amerikalılar, 3 Kasım 2026’da yapılacak ara seçimler için sandık başına gidecek. Temsilciler Meclisi’ndeki 435 sandalyenin tamamı ile Senatodaki onlarca sandalye için seçim yapılacak.
Trump’ın kendisi oy pusulasında yer almayacak; ancak etkisi o kadar belirgin ki bu seçimler fiilen onun ikinci başkanlık dönemine ilişkin bir sınava dönüşmüş durumda. Güvenilir kamuoyu araştırmaları, mevcut koşulların Trump ve Cumhuriyetçiler açısından zor olduğunu gösteriyor.

Reuters/Ipsos’un son anketinde Trump’ın görev onayı yalnızca yüzde 33, görevini onaylamayanların oranı ise yaklaşık yüzde 64 olarak ölçüldü. Bu, Trump’ın başkanlık dönemlerinde kaydedilen en düşük oranlardan biri. Economist/YouGov’un 14–17 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirdiği ankette de Trump’ın performansını onaylayanların oranı yüzde 35, onaylamayanların oranı ise yüzde 61 olarak kaydedildi. Cumhuriyetçi seçmenler arasında dahi Trump’a verilen destek, ikinci döneminin başlangıcına kıyasla azaldı.
Emerson College Polling, Trump açısından nispeten daha iyi sonuçlar bildirdi; ancak genel eğilim yine aynı: Muhtemel seçmenlerin yüzde 40’ı Trump’ın performansını onaylarken yüzde 56’sı onaylamıyor.
Rakamlar arasındaki fark, araştırma kuruluşlarının kullandığı farklı örnekleme yöntemlerinden kaynaklanıyor. Ancak verdikleri ortak mesaj açık: Trump’ın ülke genelindeki durumu olumsuz. Başka bir ifadeyle, performansını onaylamayanların sayısı, onaylayanlardan belirgin biçimde daha fazla.
Kongre oylaması: Demokratlar önde
Ara seçimler açısından en önemli göstergelerden biri “Generic Congressional Ballot”, yani “genel Kongre oylaması”dır. Bu araştırmada seçmenlere, yerel adayların isimleri dikkate alınmadan, Demokrat bir adaya mı yoksa Cumhuriyetçi bir adaya mı oy vermeyi tercih ettikleri sorulur.
Emerson’ın ağustos ayında gerçekleştirdiği ankette Demokratlar yüzde 51, Cumhuriyetçiler ise yüzde 43 destek aldı. Böylece Demokratlar 8 puanlık bir üstünlük elde etti.
Economist/YouGov da son aylarda Demokratların birkaç puanlık üstünlüğünü düzenli olarak kaydetti. Rekabetçi seçim bölgelerine ilişkin araştırmalarda, “Swing Districts” olarak adlandırılan kritik bölgelerdeki seçmenlerin de Demokrat adaylara daha fazla eğilim gösterdiği görüldü.
Bu durum Cumhuriyetçiler açısından endişe verici; çünkü Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunlukları son derece kırılgan. Yalnızca birkaç seçim bölgesinin el değiştirmesi bile Temsilciler Meclisinin kontrolünü Demokratlara geçirebilir.
Saygın ve tarafsız bir kuruluş olan Cook Political Report, Cumhuriyetçilerin çoğunluğu koruyabilecekleri gerçekçi bir yol bulunduğunu vurgulamaya devam etse de Demokratları artık Temsilciler Meclisini kazanmak açısından daha avantajlı bir konumda görüyor. Son değerlendirmede 21 seçim bölgesi “tamamen başa baş/Toss Up” kategorisinde yer aldı.
Seçim sürecinin başlangıcında birçok analist, Cumhuriyetçilerin Senatodaki çoğunluklarını koruma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyordu. Ancak bu tablo da değişmiş durumda.
Cook Political Report, 20 Ağustos’ta Teksas ve Iowa’daki Senato yarışlarını “Cumhuriyetçilere eğilimli” kategorisinden çıkararak “Toss Up” kategorisine taşıdı. Kuruluş artık Senatonun kontrolüne ilişkin genel yarışın fiilen son derece yakın olduğunu değerlendiriyor. Cook’un mevcut sınıflandırmasında altı Senato yarışı “Toss Up” kategorisinde bulunuyor.
Dolayısıyla birkaç ay öncesinin aksine, Cumhuriyetçilerin hem Temsilciler Meclisini hem de Senatoyu aynı anda kaybetmesi artık gerçek dışı bir senaryo değil.
Ekonomi: Trump’ın en büyük kırılganlığı
ABD’de, birçok ara seçimde olduğu gibi, ekonomi en önemli değişken konumunda.

Reuters/Ipsos anketinde Amerikalıların yüzde 48’i, yaşam maliyetini oy tercihlerini belirleyen en önemli etken olarak gösterdi. Ancak yaşam maliyetinin yönetimi konusunda Cumhuriyetçileri tercih edenlerin oranı yalnızca yüzde 27 olurken Demokratları tercih edenlerin oranı yüzde 35’e ulaştı.
Beyaz Saray açısından daha da olumsuz olanı, Amerikalıların yaklaşık yüzde 70’inin Trump’ın yaşam maliyeti ve enflasyon konusundaki performansından memnun olmaması. Trump’ın yaşam maliyetini yönetme konusundaki görev onayı yalnızca yüzde 23, enflasyon konusundaki görev onayı ise yüzde 22 olarak bildirildi.
Bu mesele Trump açısından özel bir önem taşıyor; çünkü yeniden iktidara dönüş sürecindeki temel vaatlerinden biri, maliyetleri düşürmek ve ailelerin ekonomik koşullarını iyileştirmekti.
İran savaşı: Güvenlik avantajından seçim maliyetine mi?
Bir diğer son derece önemli değişken, İran’la yaşanan savaş ve gerilimdir.
Reuters/Ipsos’un son anketine göre Amerikalıların yalnızca yüzde 31’i İran’a karşı askerî müdahaleyi destekliyor. Bu oran mart ayında yüzde 37’ydi. Cumhuriyetçiler arasında bile savaşa verilen destek yüzde 77’den yüzde 69’a geriledi.
Emerson anketi de benzer bir sonuç ortaya koyuyor: Katılımcıların yüzde 49’u İran’a yönelik askerî müdahaleye karşı çıkarken yüzde 36’sı bunu destekliyor.

Enerji fiyatlarındaki artış, ticarette yaşanan kesintiler ve savaşın uzayacağı yönündeki algı da seçimleri doğrudan etkileyebilir. Reuters/Ipsos’un araştırmasına göre Amerikalıların yüzde 83’ü bu çatışmanın uzun süreceğini düşünüyor.
Sonuç olarak, savaş dönemindeki bazı liderlerden farklı olarak, dış krizin şiddetlenmesi Trump açısından mutlaka daha fazla halk desteği anlamına gelmiyor.
Pew Research Center’ın anketi, Cumhuriyetçiler açısından en ciddi uyarıları içeren verilerden birini sunuyor.
Kayıtlı seçmenlere, ara seçimlerde kullanacakları oyun “Trump’ı destekleyen bir oy”, “Trump’a karşı bir oy” veya “Trump’tan bağımsız bir tercih” olup olmadığı soruldu.
Sonuçlar:
- Yüzde 42: Trump’a karşı oy
- Yüzde 22: Trump’ı destekleyen oy
- Yüzde 35: Trump, oy tercihlerinde önemli bir etken değil
Başka bir ifadeyle, seçimleri Trump’a karşı çıkmak için bir fırsat olarak görenlerin sayısı, oylarıyla onu desteklemek isteyenlerin neredeyse iki katı.
Bu durum ara seçimler açısından son derece önemlidir; çünkü ara seçimlerde sonuçlar, başkanlık seçimlerine kıyasla seçmenlerin “sandığa gitme motivasyonuna” daha fazla bağlıdır. Memnuniyetsiz seçmenler ise genellikle sandığa gitmek konusunda daha yüksek motivasyona sahiptir.

Netanyahu ve Trump’ın durumlarının karşılaştırılması
| Gösterge | Netanyahu | Trump/Cumhuriyetçiler |
|---|---|---|
| Seçim tarihi | 27 Ekim | 3 Kasım |
| Seçimin niteliği | Hükümetin ve başbakanın belirlenmesi | Kongrenin kontrolünün belirlenmesi |
| Halk desteğinin durumu | Zayıf ancak rekabetçi | Zayıf |
| Partinin durumu | Likud, birçok ankette yaklaşık 20–23 sandalye düzeyinde | Cumhuriyetçi Parti, genel Kongre oylamasında geride |
| Başlıca rakip | Gadi Eisenkot | Demokrat Parti |
| Temel sorun | Netanyahu blokunun 61 sandalyeye ulaşamaması | Ekonomi, yaşam maliyeti ve savaş |
| En önemli avantaj | Muhalefetin parçalı yapısı ve sağın istikrarlı seçmen tabanı | MAGA tabanı ve seçim bölgelerinin yapısı |
| Başlıca risk | Netanyahu karşıtı bir koalisyonun kurulması | Temsilciler Meclisinin ve muhtemelen Senatonun kaybedilmesi |
| Bugünkü durum | Zayıf ancak toparlanma ihtimali var | Daha zayıf ve ülke genelinde ters rüzgârlarla karşı karşıya |
Nihai değerlendirme
Güvenlik ve savaş faktörü, seçimlere kalan kısa süre içinde her iki ülkenin siyasi dengelerini de belirgin biçimde değiştirebilir. Ancak bunun Netanyahu ve Trump üzerindeki etkisi aynı olmayacaktır.
İsrail açısından sınırlı ve başarıyla sonuçlanan bir çatışma, kararsız seçmenlerin bir bölümünü, özellikle merkez sağ ve güvenlik odaklı seçmenleri yeniden Netanyahu’ya yöneltebilir. Netanyahu, siyasi sermayesinin önemli bir bölümünü “kriz dönemlerinde deneyimli lider” imajı üzerine inşa etmiştir. Dış tehdidin yeniden öne çıkması; hükümetin sorumluluğu, iç anlaşmazlıklar ve siyasi sorunlar gibi konuları geçici olarak gündemin dışına itebilir.
Bu açıdan bakıldığında, 12 günlük savaşın zamanlama modeline benzeyen kısa süreli bir savaş veya bir dizi sınırlı saldırı, İsrail açısından somut kazanımlar ve sınırlı maliyetle sonuçlanması hâlinde Netanyahu’nun seçim çıkarlarıyla örtüşebilir. Böyle bir gelişme, Netanyahu blokunun 61 sandalyeye ulaşma yarışındaki konumunu güçlendirebilir.
Ancak Trump açısından denklem farklıdır. Mevcut kamuoyu araştırmaları, Amerikan kamuoyunun savaşın genişlemesine ve bunun ekonomik maliyetlerinin artmasına karşı hassas olduğunu gösteriyor. ABD’nin yeni bir çatışmaya doğrudan katılması, özellikle Amerikan askerlerinin hayatını kaybetmesine, petrol ve benzin fiyatlarının yükselmesine veya yaşam maliyetinin daha da artmasına yol açarsa Cumhuriyetçilerin aleyhine sonuçlanabilir.
Bu nedenle İran ile İsrail arasında yaşanabilecek muhtemel bir krizde, seçimler açısından Washington için daha düşük maliyetli model; operasyonların temel sorumluluğunu İsrail’in üstlenmesi, ABD’nin ise büyük ölçüde istihbarat, savunma ve lojistik desteğiyle yetinmesi olacaktır. Böyle bir modelde Netanyahu, başarılı bir operasyonun siyasi sonuçlarından yararlanabilirken Trump da ABD’nin doğrudan ve uzun süreli bir savaşa girdiği görüntüsünden uzak durmaya çalışabilir.
Varsayımsal bir senaryoda bu denklem, İran’daki toplumsal ve ekonomik memnuniyetsizliğin artmasıyla ülke içinde veya sınır bölgelerinde yaşanabilecek güvenlik istikrarsızlığının aynı zamana denk gelmesi hâlinde daha tehlikeli bir boyut kazanabilir.
İsrail, İran içindeki kendisine bağlı operasyonel ağların güvenlik alanında aksaklık yaratabilecek kapasiteye sahip olduğunu değerlendirir ve aynı zamanda İslam Cumhuriyeti’ne karşı olan silahlı grupların bazı sınır bölgelerinde harekete geçtiğini görürse bu durumu Tel Aviv’in hesaplamalarında askerî baskıyı artırmak için bir “fırsat penceresi” olarak değerlendirebilir.
Böyle bir durumda İsrail, uzun süreli bir savaşa girmek yerine İran’ın çeşitli askerî ve stratejik hedeflerine karşı iki ila üç hafta sürecek sınırlı bir operasyon seçeneğini değerlendirebilir. Ancak İsrail’e bağlı ağların veya silahlı grupların böyle bir koordinasyon kapasitesine ve geniş çaplı kargaşa yaratma gücüne sahip olduğu, güvenilir kanıtlar bulunmadan varsayılamaz. Aynı şekilde İran’daki ekonomik baskı ve hayat pahalılığı da zorunlu olarak geniş çaplı bir güvenlik istikrarsızlığına yol açmaz.
Bu koşulların tamamının gerçekleşmesi durumunda İsrail açısından daha uygun senaryo; sınırlı ancak etkili saldırılar düzenlemek, hedeflere ulaşıldığını ilan etmek ve ardından çatışmayı hızla sona erdirmeye yönelmek olabilir. Başarılı olması hâlinde böyle bir durum Netanyahu’nun seçimlerdeki konumunu güçlendirebilir.
Bu senaryoda ABD saldırılara doğrudan katılmaz; ancak İsrail’e savunma, istihbarat ve lojistik alanlarında destek verir. Sonraki aşamada ise Trump, diplomatik sürece dâhil olarak ve ateşkes için arabuluculuk yaparak kendisini savaşı başlatan kişi değil, savaşı sona erdiren aktör olarak sunabilir.
İran yönetiminin her zaman ateşkese hazır olan yapısı dikkate alındığında, böyle bir model hem Netanyahu hem de Trump açısından bir tür koz hâline gelebilir.
Netanyahu, kısa vadeli bir güvenlik başarısından seçim cephesini güçlendirmek için yararlanırken Trump, doğrudan bir savaşın maliyetini üstlenmeden krizi sona erdiren lider rolünü sergileyebilir.
Şimdi bekleyip görmek gerekiyor: Bu senaryonun gerçekleşmesi hâlinde Tahran, geçmişte olduğu gibi bir kez daha tam da rakiplerinin istediği zamanda muhtemel bir ateşkesi kabul mü edecek, yoksa bu kez önceki örneklerin aksine oyunun kurallarını mı değiştirecek?
