Suriye’de son aylarda yaşanan gelişmeler, Ankara ile Şam arasındaki ilişkilerin güvenlik ve siyasi iş birliği aşamasından uzun vadeli ekonomik ve enerji ortaklığına doğru ilerlediğini gösteriyor. Türkiye’nin 19 Ağustos 2026’da Suriye’de petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerine hazır olduğunu resmen açıklaması, fosfat alanında iş birliği mutabakatının imzalanması, elektrik ve doğal gaz bağlantılarının geliştirilmesi ve aynı zamanda Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol sahalarının kontrolünde yaşanan değişimler, birlikte değerlendirildiğinde savaş sonrası Suriye’nin enerji mimarisini değiştirebilecek bir dizi gelişmeye işaret ediyor.
Türkiye açısından mesele yalnızca birkaç petrol veya doğal gaz sahasının keşfedilmesiyle sınırlı değil. Ankara, son yıllarda Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nı (TPAO), ağırlıklı olarak ülke içinde faaliyet gösteren bir aktörden sınır ötesi projelerde etkin bir şirkete dönüştürmeye çalışıyor. Suriye bu açıdan özel bir konuma sahip: Türkiye’nin doğrudan komşusu, Akdeniz’e erişimi bulunuyor, enerji altyapısının kapsamlı biçimde yeniden inşa edilmesine ihtiyaç duyuyor ve daha da önemlisi, 2026 yılında ülkedeki siyasi ve güvenlik yapısı, enerji sektörüne yabancı sermaye girişini geçmişe kıyasla çok daha uygulanabilir hâle getirecek şekilde değişmiş durumda.
Suriye’ye Enerji Transferinden Suriye’de Enerji Arayışına
İki ülke arasındaki enerji iş birliği daha önce başlamıştı. Türkiye, Ağustos 2025’te Kilis üzerinden Suriye’ye doğal gaz sevkiyatına başladı; Azerbaycan da bu projede doğal gaz tedarikine katkı sağladı. Dolayısıyla ilk aşamada Türkiye, Suriye’ye enerji sağlayan ve enerji transferine aracılık eden ülke konumunda ortaya çıktı.
Ancak Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın son açıklaması, süreci bir adım daha ileri taşıyor. Bayraktar, 19 Ağustos’ta Türkiye’nin Şam yönetimiyle Suriye topraklarında petrol ve doğal gaz arama faaliyetleri konusunda iş birliğine hazır olduğunu açıkladı. Bu açıklamaların önemi, enerji iş birliğinin enerji satışı veya transferinden, Suriye’nin kendi kaynaklarının tespiti ve geliştirilmesine yönelik ortaklığa doğru ilerlemesinde yatıyor.

Bu değişim uygulamaya dönük anlaşmalarla sonuçlanırsa, TPAO’nun ve muhtemelen Türk özel sektör şirketlerinin Suriye enerji sektörünün üst faaliyetlerine (upstream) girmesinin önünü açabilir. Böyle bir durumda Türkiye, Suriye’ye yalnızca elektrik, doğal gaz veya ekipman satan bir ülke olmaktan çıkarak Suriye’nin enerji kaynaklarının aranması, geliştirilmesi ve muhtemelen üretiminde de rol üstlenebilir.
Ancak bu aşamada “iş birliğine hazır olunduğunun açıklanması” ile “kesinleşmiş bir anlaşma” arasında ayrım yapmak gerekiyor. Mevcut göstergeler, iş birliği konusunda güçlü bir siyasi iradeye işaret ediyor; ancak belirli Suriye petrol sahalarının TPAO’ya tahsis edildiğinden veya kapsamlı sondaj faaliyetlerinin başladığından henüz kesinleşmiş bir gerçek olarak söz etmek mümkün değil.
Fosfat: Türkiye’nin Planının Daha Geniş Boyutlarını Ortaya Koyan Bir İşaret
Ankara’nın planlarının petrol ve doğal gazın ötesine geçtiğini gösteren en önemli göstergelerden biri, iki ülke arasında Suriye fosfat kaynakları konusunda varılan son anlaşmadır.
Türkiye ile Suriye, bu alanda stratejik bir ortaklık oluşturulmasına yönelik mutabakat zaptı imzaladı. Gündemdeki plan yalnızca maden çıkarılmasıyla sınırlı değil; fosfat sahalarının geliştirilmesi, üretimin artırılması ve hatta üretim bölgelerini limana bağlayacak bir demiryolu hattının oluşturulması da planlar arasında yer alıyor.
Bu durum oldukça önemli; çünkü Ankara’nın Suriye’ye birbirinden bağımsız projeler bütünü olarak değil, bütünleşik bir ekonomik zincir olarak bakabileceğini gösteriyor.
Bu model hayata geçirilirse, Türkiye’nin Suriye’deki ekonomik varlığı sınır ticaretinin çok ötesine geçecektir. Nitekim başka bir ülkenin elektrik şebekelerinin kurulması, doğal gaz tedariki, madencilik sektörünün geliştirilmesi, ulaştırma hatlarının oluşturulması ve doğal kaynaklarının çıkarılmasına katılan bir ülke, zaman içerisinde o ülke ekonomisinin başlıca aktörlerinden biri hâline gelir.

Ancak Türkiye’nin hamlesinin zamanlamasını anlamak açısından belki de en önemli gelişmeler Suriye’nin doğusu ve kuzeydoğusunda yaşandı.
Suriye’nin petrol ve doğal gaz kaynaklarının önemli bir bölümü yıllarca Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG/SDF) kontrolündeki bölgelerde bulunuyordu. Bu kaynaklar ekonomik önemlerinin yanı sıra, Kuzeydoğu Suriye’deki özerk yönetimin gücünün temel dayanaklarından birini oluşturuyordu.
Bu durum Ocak 2026’da önemli ölçüde değişti. Suriye hükümet güçleri ülkenin doğusundaki geniş bölgelerin ve en önemli enerji tesislerinden bazılarının kontrolünü ele geçirdi. Bunlar arasında Suriye’nin en büyük petrol sahası olan Ömer (Al-Omar) Petrol Sahası ile Koniko (Conoco) Gaz Sahası da bulunuyordu ve bu tesisler SDF’nin kontrolünden çıktı.
Şam yönetimi ile Kürt güçleri arasındaki anlaşmada ayrıca petrol ve doğal gaz sahalarının, sınır kapılarının ve diğer stratejik tesislerin merkezi hükümetin kontrolüne geçmesi öngörülüyordu.
Daha yakın tarihli gelişme ise bundan da önemlidir. 25 Ağustos 2026’da Mazlum Abdi, SDF’nin bağımsız bir askeri güç olarak faaliyetlerine son verdiğini resmen açıkladı ve SDF unsurlarının Suriye devlet yapısına entegrasyonu belirleyici bir aşamaya girdi.
Bu gelişmeler, Şam’ın enerji politikalarının önündeki önemli engellerden birini ortadan kaldırıyor: Suriye’nin petrol ve doğal gaz kaynakları üzerindeki siyasi ve askeri kontrolün ikili yapısı.
Suriye Petrolü ve Kürt Meselesi
Enerji meselesi tam da bu noktada doğrudan Suriye Kürtleri meselesiyle bağlantılı hâle geliyor. Petrol kaynaklarının önemli bir bölümü SDF’nin nüfuz alanında bulunduğu sürece, bir Türk devlet şirketinin bu bölgelere girmesi ciddi siyasi ve güvenlik engelleriyle karşı karşıyaydı. Ankara, YPG’yi PKK’nın Suriye’deki uzantısı olarak görüyor ve yıllardır Suriye’de bu yapıya karşı operasyonlar yürütüyor.
Ancak artık denklem değişmiş durumda. Merkezi hükümet petrol açısından zengin bölgelerin önemli bir bölümünde yeniden kontrol sağlamış, SDF bağımsız bir güç olarak feshedilmiş ve ABD de Kürt güçlerinin merkezi devlet yapısına entegrasyonunu destekleyen bir çizgiye yönelmiştir.
Dolayısıyla Ankara açısından daha önce Kürt özerk yönetiminin kontrolündeki bölgelerde bulunan kaynaklar, artık Şam ile Ankara arasında devletler arası müzakerelerin konusu hâline gelebilir.
Ancak burada önemli bir analitik sınırın altını çizmek gerekiyor: Bugüne kadar Ömer (Al-Omar) Petrol Sahası veya Koniko (Conoco) Gaz Sahası’nın TPAO’ya tahsis edildiğini gösteren herhangi bir kanıt bulunmuyor. Dolayısıyla SDF’nin bağımsız yapısının ortadan kalkması ile Türkiye’nin Suriye’nin doğusundaki enerji kaynaklarına muhtemel erişimi arasındaki bağlantı, şu aşamada kesinleşmiş bir anlaşmadan ziyade jeopolitik bir fırsat niteliğindedir.
Suriye Enerjisi İçin Yeni Rekabet
Türkiye, Suriye’nin enerji kaynaklarıyla ilgilenen tek aktör değil. Mayıs 2026’da Suriye, derin denizlerdeki ilk petrol ve doğal gaz arama projesi için Chevron ve Katarlı UCC’nin katılımıyla bir açık deniz bloğunu seçti. Bu proje, Şam yönetiminin savaşta ağır hasar gören enerji sektörüne yabancı sermaye çekme çabalarının bir parçasını oluşturuyor.
Temmuz ayında ise TotalEnergies CEO’su, Suriyeli yetkililerle açık deniz arama anlaşması konusunda görüşmeler yürüttüklerini açıkladı. Bununla birlikte güvenlik sorunlarının, şirketin Suriye’deki kara projelerine yeniden dönmesinin önünde hâlâ önemli bir engel olduğunu belirtti.
Dolayısıyla Suriye, zaman içerisinde birden fazla aktörün rekabet ettiği bir enerji sahasına dönüşebilir: Türkiye, kuzeydeki coğrafi yakınlığı ve altyapı bağlantıları üzerinden; Batılı şirketler, büyük ölçekli açık deniz projeleri aracılığıyla; Katar, Şam ve Ankara’ya yakın bir Arap yatırımcı olarak; ayrıca Suriye enerji sektörünün yeniden inşasından pay almak isteyen diğer aktörler.
Bu durum Şam yönetimine de önemli bir avantaj sağlıyor. Suriye hükümeti kaynaklarını yalnızca tek bir ortağa tahsis etmek zorunda kalmayabilir; farklı şirketler ve devletler arasında rekabet oluşturarak ekonomik ve siyasi manevra alanını genişletebilir.
Yabancı sermaye girişini hızlandırabilecek bir diğer önemli gelişme ise Washington’ın oldukça yeni bir kararıdır. 24 Ağustos 2026’da ABD, Suriye’yi resmen “teröre destek veren devletler” listesinden çıkardı. Bu karar, Suriye’ye yönelik uluslararası yatırımların önündeki önemli hukuki ve mali engellerden birini azaltıyor. Suriye hükümeti de bu gelişmenin ülkenin uluslararası finans sistemine yeniden entegrasyonuna katkı sağlamasını bekliyor.
Bu gelişme enerji projeleri açısından özellikle önem taşıyor. Çünkü petrol ve doğal gaz projeleri yalnızca sondaj şirketlerine ihtiyaç duymaz; bankacılık, sigorta, yabancı ekipman, uluslararası para transferleri, mühendislik hizmetleri ve uluslararası sözleşmeler de bu tür yatırımların hayata geçirilmesinin temel unsurlarıdır.
Doğu Akdeniz: Meselenin Jeopolitik Boyutu

Dosyanın belki de en hassas boyutu, iş birliğinin Suriye’nin Akdeniz’deki karasularına doğru genişleme ihtimalidir. Türkiye, Aralık 2024’ten itibaren Şam’da kalıcı bir hükümetin kurulmasının ardından Suriye ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin bir anlaşmayı müzakere etmek istediğini açıkça ifade etmişti. Türkiye ile Suriye arasındaki petrol ve doğal gaz iş birliğinin gelecekte karadan denize taşınması ve eş zamanlı olarak deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik müzakerelerin ilerlemesi hâlinde, konu Doğu Akdeniz’in daha karmaşık denklemlerinin bir parçası hâline gelebilir.
Bu bölge hâlihazırda Türkiye, Kıbrıs, Yunanistan, İsrail ve diğer aktörlerin çıkarlarının kesiştiği bir alandır. Bu nedenle Ankara ile Şam arasında gelecekte yapılabilecek olası bir deniz yetki alanları anlaşmasının, mevcut enerji iş birliğinden ayrı değerlendirilmesi gerekiyor. Türkiye’nin petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerine hazır olduğunu açıklamasının, bir deniz yetki alanları anlaşmasının yakın olduğu anlamına geldiğini henüz söylemek mümkün değildir.
Ancak bu iki dosyanın birleşmesi, önemli bir jeopolitik dönüşüm yaratma potansiyeline sahiptir. Ankara hem Suriye’nin karadaki enerji sektöründe ortak konumuna gelir hem de gelecekte Şam ile deniz projeleri veya deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda anlaşmaya varabilirse, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki konumu güçlenecektir.
Suriye’ye muhtemel giriş, Türkiye’nin daha geniş enerji stratejisi çerçevesinde de değerlendirilmelidir. Ankara son yıllarda TPAO’yu giderek daha fazla uluslararası operasyonlara taşımaya çalışırken, aynı zamanda Karadeniz’deki yerli üretimini artırmaya odaklanıyor. Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 2026 yılı için Karadeniz’deki doğal gaz üretiminde önemli bir artış hedefliyor. Ocak 2026’da TPAO ile ExxonMobil’in bir iştiraki de Karadeniz, Akdeniz ve diğer potansiyel bölgelerde yeni arama fırsatlarını değerlendirmek üzere bir mutabakat zaptı imzaladı.
Bu strateji, hâlâ büyük ölçüde enerji ithalatına bağımlı olan Türkiye açısından mantıklı bir yaklaşım oluşturuyor: Türkiye ihtiyaç duyduğu petrol ve doğal gazın tamamını kendi topraklarında üretemiyorsa, Türk şirketleri bunun bir bölümünü ülke sınırları dışında üretebilir.
Suriye ise bu modelde uzak coğrafyalardaki projelere kıyasla Türkiye açısından istisnai bir avantaja sahip: Suriye’nin enerji kaynakları Türkiye sınırının hemen ötesinde bulunuyor.
Türkiye Tam Olarak Ne Kazanıyor?
Ankara açısından en az beş potansiyel kazanımdan söz edilebilir.
Birincisi, ekonomik kazanç. Türk şirketleri Suriye’nin enerji şebekesinin yeniden inşası, madencilik, ulaştırma ve petrol-doğal gaz projelerinden pay alabilir.
İkincisi, enerji güvenliği. Komşu ülkelerdeki enerji kaynaklarının üretimine katılmak veya bu kaynaklarda ortaklık kurmak, Türkiye’nin enerji portföyünü çeşitlendirme imkânını artırır. Bu konu, 2026 yılında yaşanan enerji krizleriyle birlikte daha da önem kazanmıştır. Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı mart ayında, bölgesel savaşın küresel enerji güvenliğini yeniden krizle karşı karşıya bıraktığını ve Ankara’nın kaynaklarını çeşitlendirmek amacıyla adımlar attığını belirtmişti.
Üçüncüsü, Suriye’de ekonomik nüfuz. Enerji altyapısı uzun vadeli karşılıklı bağımlılık yaratır. Elektrik iletim hatları, doğal gaz altyapısı, demiryolları ve doğal kaynak çıkarma projeleri, günlük ticaretten farklı olarak onlarca yıl sürebilecek ilişkiler oluşturur.
Dördüncüsü, Kürt meselesi. Suriye’nin doğusundaki petrol kaynaklarının Şam’ın kontrolüne geri dönmesi, merkezi hükümetten bağımsız özerk bir yapının ekonomik temelini zayıflatır. Bu gelişme, Türkiye’nin güney sınırında bağımsız bir Kürt yapılanmasının ortaya çıkmasını engellemeye yönelik uzun süredir izlediği hedefle de örtüşmektedir.
Beşincisi, Doğu Akdeniz. Suriye’nin denizlerdeki enerji kaynaklarına muhtemel katılım ve gelecekte bir deniz yetki alanları anlaşmasına varılması ihtimali, Ankara’nın Akdeniz’deki jeopolitik ağırlığını artırabilir.
Nihai Analiz
Ankara’nın Suriye’nin enerji ve altyapı alanındaki aktif girişimleri, yalnızca bu ülkenin petrol ve doğal gaz kaynaklarına erişme çabası olarak değerlendirilemez. Türkiye’nin stratejik perspektifinde Suriye, Ankara merkezli yeni bir güvenlik ve jeopolitik düzenin oluşturulmasının temel unsurlarından biri hâline gelebilir. Şam’daki merkezi yönetimin istikrara kavuşması, devlet dışı silahlı aktörlerin sınırlandırılması, sınırların kontrol altına alınması ve enerji, ticaret ve ulaştırma ağlarının Türkiye ile bütünleşmesi, Ankara’nın güney yönündeki stratejik derinliğini artırabilir. Bu açıdan petrol ve doğal gaz, nihai hedef olmaktan ziyade karşılıklı bağımlılık oluşturmanın ve Türkiye’nin Suriye’nin siyasi ve ekonomik yapısı üzerindeki uzun vadeli nüfuzunu pekiştirmenin araçlarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Türkiye’nin Suriye’deki konumunu sağlamlaştırması, Ankara’nın bölgesel bir güçten Avrupa, Orta Doğu ve Asya arasında bağlantı kuran bir aktöre dönüşme arayışının bir parçası olabilir. Türkiye’ye yakın ve istikrarlı bir düzen içerisindeki Suriye; Ankara’nın Irak, Basra Körfezi ve Arap dünyasına uzanan güzergâhlarla, daha geniş ölçekte ise Asya’ya ulaşan koridorlarla bağlantısını güçlendirebilir. Böyle bir senaryoda Suriye üzerinde doğrudan kontrol kurulması temel mesele olmak zorunda değildir; asıl önem taşıyan unsur, Suriye’nin güvenlik düzeni, altyapısı ve stratejik güzergâhları üzerinde etkili olabilme kapasitesidir. Ankara bu konumunu kalıcı hâle getirebilirse Suriye, Türkiye açısından yalnızca bir sınır güvenliği meselesi olmaktan çıkarak ülkenin Avrasya ve Asya’nın daha geniş jeopolitik denklemlerindeki ağırlığını artırmasına hizmet eden stratejik bir platforma dönüşebilir.
