1. Haberler
  2. Analiz
  3. ABD Analizi
  4. Hürmüz Üzerindeki Savaş: Dünyanın Enerji Koridorunu Kontrol Etme Mücadelesi

Hürmüz Üzerindeki Savaş: Dünyanın Enerji Koridorunu Kontrol Etme Mücadelesi

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

28 Şubat 2026’dan itibaren, İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki kriz, fiilen ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü daha geniş kapsamlı savaşın bir parçası olarak değerlendirilebilecek yeni bir aşamaya girdi. Bu çatışma zamanla üç temel cephede şekillendi: Birincisi, İran topraklarındaki hedeflere yönelik hava ve füze saldırıları ile suikast operasyonları; ikincisi, Hürmüz Boğazı’nda deniz ulaşımı ve enerji akışının kontrolü üzerine yaşanan stratejik rekabet; üçüncüsü ise savaşın daha da genişlemesini önlemek amacıyla Pakistan, Umman ve Katar’ın öncülüğünde yürütülen diplomatik girişimlerdi.

Bu süreçte çatışmaları kontrol altına almak amacıyla iki temel çerçeve ortaya çıktı. Bunlardan ilki, 8 Nisan 2026’da yürürlüğe giren iki haftalık geçici ateşkesti. İkincisi ise, Haziran 2026’da yayımlanan haberlerde taraflar arasında varıldığı belirtilen ve “İslamabad Mutabakat Muhtırası” olarak adlandırılan geçici anlaşmaydı. On dört maddeden oluşan bu mutabakatın amacı, çatışmaları durdurmak, Hürmüz Boğazı’nı yeniden deniz trafiğine açmak ve siyasi müzakerelerin devamı için uygun zemini oluşturmaktı.

Bu krizi sıradan bir askerî çatışmadan ayıran temel unsur ise, anlaşmazlığın yalnızca askerî boyutta kalmaması; Hürmüz Boğazı’nın yönetimi, Lübnan dosyası, İran’ın petrol ihracatı, yaptırımların kaldırılması ve bölgedeki Amerikan askerî üslerinin güvenliği gibi stratejik meselelerle doğrudan bağlantılı hâle gelmesiydi. Bu nedenle, 11-12 Nisan tarihlerinde İslamabad’da gerçekleştirilen görüşmeler nihai bir uzlaşmayla sonuçlanmadı. İran’ın nükleer programı, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, dondurulan İran varlıklarının serbest bırakılması ve yaptırımların hafifletilmesi, müzakerelerin önündeki başlıca engeller olarak öne çıktı.

İsrail ve ABD’nin Tahran’a düzenlediği geniş çaplı hava saldırısının ardından yükselen yoğun ve koyu duman bulutları şehrin gökyüzünün büyük bölümünü kaplıyor; ön planda konutlar ve şehir binaları görülüyor.

Her ne kadar ateşkes, Pakistan’ın arabuluculuğu ve talebi doğrultusunda 21 Nisan’da uzatılsa da, sahadaki dağınık saldırıların sürmesi ve özellikle Lübnan’daki ateşkes ihlalleri nedeniyle süreç giderek çöktü. Böylece ateşkesin kalıcı bir barışa dönüşmekten ziyade, savaşın seyrinde kısa süreli bir duraklamadan ibaret olduğu ortaya çıktı.

Bugünkü durumda klasik anlamda kara savaşına dayalı bir cephe hattından söz etmek mümkün değildir. Bunun yerine, çatışmanın ana temas hattı; İran’ın güney kıyıları ile Hürmüz Boğazı çevresindeki adalar ve limanlardan başlayarak Bahreyn, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman ve Ürdün’deki ABD ve müttefiklerine ait askerî üsler ağına kadar uzanan deniz-hava eksenli bir güvenlik kuşağı hâline gelmiştir. İran, deniz ulaşımı ve enerji akışını etkileme kapasitesini büyük ölçüde korurken, ABD de uzun menzilli saldırı kabiliyeti sayesinde İran’ın askerî ve deniz altyapısını hedef alma gücünü sürdürmektedir. Taraflar arasındaki bu asimetrik güç dengesi, ateşkesi daha ilk günden itibaren kırılgan hâle getirmiştir. İran, Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir baskı aracı olarak kullanırken, Washington ise askerî müdahaleleri ve baskı politikalarıyla bölgeyi yeniden daha geniş çaplı bir çatışmanın eşiğine sürüklemeye çalışmaktadır.

Ateşkes, İslamabad Mutabakat Muhtırası ve Diplomatik Süreç

Bu krizde ateşkesin hukuki ve siyasi boyutu iki ayrı düzlemde değerlendirilebilir. Birinci düzlem, Pakistan’ın arabuluculuğunda 8 Nisan 2026’da (19 Ferverdin 1405) yürürlüğe giren iki haftalık geçici ateşkestir. Ancak birçok resmî anlaşmanın aksine, bu ateşkese ilişkin imzalı metin kamuoyuyla paylaşılmamış; kamuoyuna yansıyan bilgiler büyük ölçüde tarafların siyasi açıklamaları ve resmî beyanlarından ibaret kalmıştır. Donald Trump, bu ateşkesi İran ile Pakistan tarafından sunulan 10 maddelik öneri temelinde “uygulanabilir” olarak nitelendirmiştir. Buna karşılık İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, ateşkesin kabul edilmesinin savaşın sona erdiği anlamına gelmediğini, bunun yalnızca askerî operasyonların geçici olarak durdurulması anlamı taşıdığını açıklamıştır. İsrail ise ateşkese desteğini, Hürmüz Boğazı’nın derhâl yeniden ulaşıma açılması ve ABD, İsrail ile bölgedeki müttefiklerine yönelik saldırıların tamamen durdurulması şartına bağlamıştır.

Öte yandan Tahran, herhangi bir ateşkesin yalnızca İran ile ABD arasındaki doğrudan çatışmayla sınırlı kalmaması, savaşın sürdüğü tüm cepheleri kapsaması gerektiğini vurgulamıştır. Bu nedenle İran, Lübnan’da ateşkesin sağlanmasını ve İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırılarının durdurulmasını, ateşkesin en temel ön şartlarından biri olarak değerlendirmiştir.

İkinci düzey ise “İslamabad Mutabakat Zaptı”dır. Reuters haber ajansı, 8 Temmuz 2026 tarihinde, İran ile Amerika Birleşik Devletleri’nin bir önceki ay 14 maddelik geçici bir anlaşmaya vardığını bildirmiştir. Bu mutabakat; çatışmaların durdurulması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve daha kapsamlı müzakerelerin önünün açılması amacıyla hazırlanmıştır.

Donald Trump ve Mesud Pezeşkiyan, birleştirilmiş bir görselde belge imzalarken görülüyor; görüntü, İran ile ABD arasındaki müzakere ve anlaşma sürecine işaret ediyor.

Yayımlanan haberlere göre mutabakat zaptı, Mesud Pezeşkiyan ve Donald Trump da dâhil olmak üzere iki ülkenin üst düzey yetkililerinin onayı ve imzasıyla uygulama aşamasına geçmiştir. Sürecin devamında ise bu geçici düzenlemenin kalıcı bir anlaşmaya dönüştürülmesi amacıyla siyasi ve teknik müzakerelerin sürdürülmesi öngörülmüştür.

Ayrıca Muhammed Bakır Kalibaf’ın Avrupa’da J. D. Vance ile gerçekleştirdiği görüşme, bu diplomatik süreci tamamlayan en önemli halkalardan biri olarak değerlendirilebilir. İslamabad görüşmelerinin devamı niteliğindeki bu buluşma, anlaşmazlıkların azaltılması ve mutabakat hükümlerinin uygulanmasına yönelik çözüm yollarının ele alınması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu görüşme, askerî çatışmaların en yoğun olduğu dönemde dahi diplomasi kanalının işlemeye devam ettiğini göstermiştir. Bununla birlikte mutabakat zaptının tam metni hiçbir zaman resmî olarak yayımlanmamış, birçok ayrıntı medya kaynaklı değerlendirme ve spekülasyon düzeyinde kalmıştır.

Mutabakatın İhlali ve Çatışmaların Yeniden Tırmanması

“Enkesin ihlali” ölçütü olarak, mutabakatın temel amacı olan çatışmaların durdurulmasına, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına ve tüm çatışma cephelerinde gerilimin azaltılmasına aykırı her türlü askerî faaliyeti esas alırsak, gelişmeler bu anlaşmanın daha ilk günlerden itibaren ciddi sorunlarla karşılaştığını ve uygulamada birçok kez ihlal edildiğini göstermektedir.

İlk ve en önemli ihlal, İslamabad Mutabakatı’nın birinci maddesine ilişkindir. Bu maddeye göre Güney Lübnan’da gerçekleştirilecek her türlü askerî eylem, mutabakatın tamamının ihlali sayılacaktı. Zira İran, en başından itibaren ateşkesin yalnızca Tahran ile Washington arasındaki doğrudan çatışmayla sınırlı kalmaması, başta Lübnan olmak üzere çatışmaların yaşandığı tüm cepheleri kapsaması gerektiğini vurgulamıştı.

Buna rağmen İsrail, anlaşmayı izleyen haftalarda Güney Lübnan’daki Hizbullah mevzilerini defalarca hava saldırıları ve topçu atışlarıyla hedef aldı. Tahran açısından bu eylemler, mutabakatın açıkça ihlal edilmesi ve anlaşmanın en önemli taahhüdünün görmezden gelinmesi anlamına geliyordu.

Aynı dönemde İran cephesinde de gerilimi azaltma süreci uzun süre devam etmedi. ABD’nin İran’ın güneyindeki hedeflere, özellikle askerî ve denizcilik altyapısına yönelik tekrarlanan saldırıları, mutabakatın açık biçimde ihlal edildiği diğer örnekler arasında yer aldı. Bu saldırılar, İslamabad Mutabakatı’nın savaşın genişlemesini önlemek amacıyla hazırlanmış olmasına rağmen, uygulamada tek taraflı askerî eylemleri engelleyecek veya ihlal vakalarına karşılık verecek etkili bir mekanizmanın oluşturulmadığını gösterdi.

Bunlara ek olarak Hürmüz Boğazı’nda üç petrol tankerine saldırılması, ABD’nin İran petrolünün satışına ilişkin izni iptal etmesi ve tarafların karşılıklı saldırıları, anlaşma sürecini fiilen yeni bir gerilim aşamasına taşıdı. Nihayet 11 ve 12 Temmuz tarihlerinde kriz zirveye ulaştı. GFS Galaxy adlı gemiye düzenlenen saldırı, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını açıklaması ve ABD’nin İran topraklarındaki yaklaşık 140 askerî hedefe yönelik geniş çaplı saldırıyla karşılık vermesi, İslamabad Mutabakatı’nın caydırıcı işlevini fiilen kaybettiğini ortaya koydu.

İran da ABD’nin bu saldırılarına karşılık olarak Körfez ülkelerindeki Amerikan üslerine yönelik geniş çaplı ve ağır saldırılar gerçekleştirdi. Reuters’ın haberine göre Ürdün’deki bir üste bulunan bir komuta merkezi ile insansız hava aracı hangarları imha edildi. Aynı zamanda Katar’ın bir füze saldırısını önlediği, Bahreyn’de sirenlerin çaldığı ve Doha’da patlama seslerinin duyulduğu bildirildi. Birleşik Arap Emirlikleri de hava savunma sistemlerinin İran’a ait füze ve insansız hava araçlarıyla çatışmaya girdiğini açıkladı.

Associated Press ise önceki saldırı dalgasında Kuveyt’in, düşen enkaz nedeniyle bir kişinin yaralandığını açıkladığını yazdı. İran’ın dün geceden itibaren başlattığı son saldırı dalgasına ilişkin nihai ve bağımsız biçimde doğrulanmış can kaybı ve hasar verileri ise henüz netleşmiş değildir.

Savaşın Mevcut Durumu ve Ateşkes Perspektifi

Bu raporun kaleme alındığı sırada taraflar arasındaki diplomatik kanallar tamamen kapanmış olmasa da kalıcı ve güvenilir bir ateşkesin varlığından söz etmek mümkün değildir. Çatışmaların yeniden şiddetlenmesinin ardından Donald Trump, 10 Temmuz 2026 tarihinde “ateşkesin sona erdiğini” açıkladı; ancak aynı zamanda Washington’ın müzakereleri sürdürmeye hazır olduğunu da belirtti. Bundan önce de krizin en önemli arabulucusu konumundaki Pakistan, tüm taraflara “İslamabad Mutabakat Zaptı” kapsamındaki yükümlülüklerine bağlı kalmaları ve gerilimi artıracak her türlü adımdan kaçınmaları çağrısında bulunmuştu. Buna rağmen karşılıklı saldırıların devam etmesi, İslamabad Mutabakatı’nın fiilen işlevini kaybettiğini göstermektedir. Bu nedenle mevcut durum, “çökmüş bir ateşkes ve kısmen işlemeye devam eden diplomatik kanallar” şeklinde tanımlanabilir.

İran’a ait çok sayıda hızlı askerî bot, İran İslam Cumhuriyeti bayraklarıyla Basra Körfezi sularında toplu hâlde ilerlerken görülüyor; görüntü, İran deniz kuvvetlerinin bölgedeki varlığını ve hazırlık durumunu yansıtıyor.

İnsani ve ekonomik açıdan bakıldığında bu savaş ağır sonuçlar doğurmaya devam etmektedir. Çatışmaların ilk aşamalarında yayımlanan raporlar, İran ve Lübnan’da binlerce kişinin hayatını kaybettiğini veya yaralandığını ortaya koymuştu. Son saldırı dalgasında ise İranlı yetkililer, ABD’nin yalnızca iki gün süren geniş çaplı saldırılarında en az 14 kişinin öldüğünü ve 78 kişinin yaralandığını açıkladı. Bununla birlikte askerî operasyonların sürmesi ve tarafların birbirinden farklı rakamlar açıklaması nedeniyle savaşın son aşamasındaki toplam can kaybına ilişkin bağımsız bir tahmin henüz bulunmamaktadır.

Ekonomik boyutta ise petrol ihracatındaki aksamalar, Hürmüz Boğazı’ndaki güvensizlik ortamı ve deniz taşımacılığı risklerinin artması, küresel enerji piyasasını art arda gelen şoklarla karşı karşıya bırakmıştır. Tahminlere göre savaşın başlangıcından bu yana potansiyel petrol arzının bir milyar varilden fazlası krizden etkilenmiş, Brent petrolünün fiyatı krizin en yoğun döneminde varil başına yaklaşık 126 dolara yükselmiş ve birçok ülke piyasayı dengelemek amacıyla stratejik rezervlerinden petrol çekmek zorunda kalmıştır.

Fiyatlar krizin zirve noktasına kıyasla bir miktar gerilemiş olsa da güvenlik alanındaki belirsizliğin sürmesi, enerji piyasasını yeni gerilimlere karşı kırılgan tutmaktadır. Bu etkiler yalnızca Körfez bölgesiyle sınırlı kalmamıştır. Uluslararası Para Fonu’nun tahminleri de krizin devam etmesi hâlinde enerji fiyatları ve enflasyon oranlarındaki artışın 2026 yılında küresel ekonomik büyümeyi yavaşlatabileceğini göstermektedir. Ancak çatışmaların yeniden şiddetlenmesi ve enerji altyapısı ile deniz taşımacılığına yönelik yeni saldırı ihtimalinin artması, söz konusu tahminleri önceki dönemlere kıyasla daha da belirsiz hâle getirmiştir.

Nihai Analiz

Savaşın başlamasından önce İran İslam Cumhuriyeti, Hürmüz Boğazı’nda son derece önemli bir jeopolitik konuma sahip olmasına rağmen, bu uluslararası su yolu üzerinde hiçbir zaman münhasır egemenlik iddiasında bulunmamıştı. Gemilerin geçişi de her zaman uluslararası alanda kabul edilen kurallar çerçevesinde gerçekleşmekteydi. Ancak Tahran’ın, ABD ve İsrail’in İran topraklarına yönelik geniş çaplı saldırısı ve İran’ın dini lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in hedef alınması olarak nitelendirdiği gelişmelerin ardından stratejik dengeler değişti. İran, bu gelişmeler sonrasında Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol uygulamayı “doğal hakkı” olarak gördüğünü ve bundan böyle bu su yolundan yapılacak her türlü geçişin İran’ın koordinasyonu ve onayıyla gerçekleştirilmesi gerektiğini açıkladı.

Bu tutum etrafındaki hukuki, siyasi ve ekonomik tartışmalardan bağımsız olarak, böyle bir yaklaşımın önemli bir stratejik sonucu bulunmaktadır. Uygulamada hayata geçirilmesi hâlinde Hürmüz Boğazı üzerinde etkili kontrol sağlanması, İran’ı dünyanın en hassas enerji geçiş noktalarından birinde belirleyici bir aktöre dönüştürebilir. Dünya petrol ve doğal gaz ihracatının önemli bir bölümü her gün bu güzergâhtan geçmektedir. Dolayısıyla boğazın yönetim mekanizmasında yaşanacak herhangi bir değişiklik, enerji güvenliği, küresel ticaret ve Körfez’deki güç dengesi üzerinde doğrudan etkiler yaratacaktır. Bu açıdan bakıldığında, ABD’nin bu kriz kapsamındaki en önemli hedeflerinden birinin böyle bir durumun kalıcı hâle gelmesini önlemek olduğu söylenebilir. Çünkü Hürmüz Boğazı’ndaki inisiyatifin İran’a geçmesi, bölgenin jeopolitik dengesini temelden değiştirecektir.

İran uygulamada bu stratejiyi belirli ölçüde ortaya koymayı başarmıştır. Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından veya geçişlerin sınırlandırılmasından söz ettiği her durumda, küresel enerji ve deniz taşımacılığı piyasaları derhâl tepki vermiştir. Bu durum, yeni bir hukuki rejim kurulmasa bile İran’ın bu su yolu üzerinde belirli bir caydırıcılık ve fiilî etki kapasitesi oluşturduğunu göstermektedir. Bu bakımdan bugün Körfez’de yaşananlar yalnızca askerî bir çatışma değil, aynı zamanda dünyanın en önemli stratejik geçiş noktalarından birinde geçerli olacak kuralları belirleme mücadelesidir.

Dünya Kupası müsabakalarının sona ermesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nde seçim sürecinin yaklaşmasıyla birlikte Hürmüz Boğazı dosyasının yeni bir aşamaya girmesi beklenmektedir. Önümüzdeki üç ay, bu tarihî su yolunda yeni güvenlik ve siyasi düzenlemelerin şekillenmesi açısından belirleyici bir dönem olabilir. Bu düzenlemelerin sonucu yalnızca İran-ABD ilişkilerinin geleceğini değil, aynı zamanda enerji güvenliğini ve bölgesel jeopolitik düzeni de derinden etkileyecektir.

Hürmüz Üzerindeki Savaş: Dünyanın Enerji Koridorunu Kontrol Etme Mücadelesi
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

HABER AFAK ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!