1. Haberler
  2. Analiz
  3. Afak Analiz
  4. “Mavi Vatan” Yeni Bir Aşamaya Giriyor: Ankara ile Atina Arasında Denizde Yeni Gerilim

“Mavi Vatan” Yeni Bir Aşamaya Giriyor: Ankara ile Atina Arasında Denizde Yeni Gerilim

Ege Denizi’nde Türkiye ve Yunanistan’ı, iki ülkenin bayrak renkleri ve aralarındaki adalarla gösteren temsili görsel; üst bölümde yer alan “Mavi Vatan” ifadesi, Ankara ile Atina arasındaki adalar, deniz yetki alanları ve deniz milli parkları eksenindeki jeopolitik rekabete dikkat çekiyor.
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Türkiye ile Yunanistan arasındaki eski gerilim, bu kez savaş gemilerinin sevk edilmesi ya da enerji arama faaliyetleriyle değil, görünüşte çevresel nitelikte olan bir konu üzerinden yeniden gündeme geldi: deniz milli parklarının kurulması. Türkiye, 15 Ağustos 2026 tarihli Cumhurbaşkanı kararlarıyla “Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı” ve “Kuzey Ege Deniz Milli Parkı” adıyla iki yeni alan oluşturdu. Söz konusu kararlar 16 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlandı; bir gün sonra ise Tarım ve Orman Bakanlığı, bu iki alanın Türkiye’nin ilk deniz milli parkları olduğunu açıkladı.

Ankara, yeni adımı denizel biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik programın bir parçası olarak tanımlıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı, kararı, kara ve deniz alanlarının yüzde 30’unun korunması hedefini öngören Küresel Kunming-Montreal Biyoçeşitlilik Çerçevesi ile ilişkilendiriyor. Ancak parkların bulunduğu konum, konunun kısa sürede yalnızca çevresel bir karar olmaktan çıkmasına ve Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarına ilişkin eski anlaşmazlıkların yeniden gündeme gelmesine neden oldu.

Bu alanların en büyüğü, Türkiye’nin güneybatısında bulunan Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı. Türkiye’nin resmî verilerine göre park, 2 milyon 170 bin 603 hektarlık, yani yaklaşık 21 bin 706 kilometrekarelik bir alanı kapsıyor. Kuzey Ege Deniz Milli Parkı ise 174 bin 214 hektar, başka bir ifadeyle yaklaşık 1.742 kilometrekare büyüklüğünde. Böylece iki kararla birlikte toplam 2,34 milyon hektardan fazla deniz alanı milli park statüsüne alınmış oldu.

Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı, Muğla ve Antalya illerinin açıklarındaki sularda yer alıyor ve sınırları Fethiye’den Kaş’a kadar uzanıyor. Bölgenin siyasi önemi ise Yunanistan’a ait Kastellorizo Adası’nın —Türkiye’de kullanılan adıyla Meis’in— coğrafi konumu dikkate alındığında daha belirgin hâle geliyor. Türkiye’nin kararına eşlik eden harita, park sınırlarını bu adanın çevresindeki sulara yaklaştırıyor. Burası, Ankara ile Atina arasında kıta sahanlığı ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının belirlenmesi konusunda uzun yıllardır en hassas anlaşmazlık noktalarından biri olarak öne çıkıyor.


Türkiye’nin güneybatısında yaklaşık 21.706 kilometrekarelik alanı kapsayan Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı haritası; Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Yunanistan arasındaki deniz yetki alanı anlaşmazlıkları nedeniyle jeopolitik önem de kazanan bir bölge.

Kuzey Ege Deniz Milli Parkı ise Çanakkale ve Tekirdağ illeriyle bağlantılı deniz alanında bulunuyor. Ege’nin bu bölümü, Yunan adalarına ve Yunanistan’ın deniz alanlarına yakınlığı ile Kuzey Ege’nin stratejik konumu nedeniyle özel bir hassasiyete sahip. Dolayısıyla görünürde çevrenin korunmasına yönelik iki alan olarak oluşturulan bu parklar, harita üzerinde Türkiye ile Yunanistan’ın deniz yetki alanlarına ilişkin hukuki yaklaşımlarının uzun süredir farklılaştığı bir coğrafyada yer alıyor.

Çevre Korumasından Egemenlik Tartışmasına

Atina’nın tepkisi, kararların yayımlanmasının hemen ardından geldi. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, 16 Ağustos’ta yaptığı resmî açıklamada, ilan edilen parkların bazı bölümlerinin Türkiye’nin karasularının ötesine geçtiğini belirtti. Atina, bu alanların bir kısmının açık denizlere ve aynı zamanda Yunanistan’ın kendi kıta sahanlığının parçası olarak kabul ettiği bölgelere uzandığını öne sürüyor. Bu doğrultuda Yunan hükümeti, Türkiye’nin ulusal yetki alanı dışında kalan bölgelerde tek taraflı olarak milli koruma alanı oluşturamayacağını ve böyle bir adımın Ankara’ya yeni deniz yetkileri veya hakları kazandıramayacağını savunuyor. Bu, Yunanistan’ın resmî tezini oluştururken, anlaşmazlığın temelinde iki ülkenin deniz yetki alanlarının sınırlarının bulunduğunu da açık biçimde ortaya koyuyor.

Ancak önemli nokta, meselenin Ağustos 2026’da başlamamış olması. Bir yıl önce, 21 Temmuz 2025’te Yunanistan, Ege ve İyon denizlerinde deniz parkları oluşturacağını açıklamış ve o dönemde itiraz eden taraf Türkiye olmuştu. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Yunanistan’ın ilan ettiği deniz parklarının Ege’deki mevcut anlaşmazlıklar açısından herhangi bir hukuki sonuç doğuramayacağını belirtmiş; Ege ve Akdeniz gibi kapalı veya yarı kapalı denizlerde tek taraflı girişimlerden kaçınılması gerektiğini vurgulamıştı. Ankara ayrıca uluslararası deniz hukukunun çevresel konularda kıyıdaş devletler arasında iş birliğini teşvik ettiğini belirterek Yunanistan ile iş birliğine hazır olduğunu açıklamıştı.

Bunun ardından Fethiye-Kaş ve Kuzey Ege bölgeleri, 2 Ağustos 2025’te “deniz koruma alanları” olarak Türkiye’nin Deniz Mekânsal Planlama Haritası’na dahil edildi. Türkiye Tarım ve Orman Bakanlığı bugün, Ağustos 2026’da alınan kararın esasen bu alanlara iç hukuk bakımından “milli park” statüsü kazandırdığını belirtiyor. Daha açık bir ifadeyle, söz konusu alanlar bir yıl önce Türkiye’nin deniz planlama haritasında zaten bulunuyordu; Ankara şimdi ise bu bölgeleri kendi iç hukuk sistemi kapsamında resmen deniz milli parklarına dönüştürmüş oldu.

Türkiye’nin güneybatısındaki Fethiye kıyıları ve turkuaz renkli denizden bir görünüm; yeni deniz milli parklarının oluşturulmasıyla çevre korumasının Türkiye ile Yunanistan’ın Ege ve Doğu Akdeniz’deki uzun süredir devam eden anlaşmazlıklarıyla kesiştiği deniz coğrafyasının bir parçası.

Böylece iki ülke arasında bir tür karşılıklı hamle süreci ortaya çıktı: Yunanistan kendi deniz parklarını ilan etti, Türkiye bunların olası hukuki sonuçlarına itiraz ederek kendi koruma alanlarını haritaya ekledi; bir yıl sonra Türkiye aynı bölgelere resmî milli park statüsü verdi ve bu kez Yunanistan, benzer bir hukuki argümanla söz konusu adımın ihtilaflı bölgelerin hukuki statüsünü değiştiremeyeceğini vurguluyor.

Meis: Büyük Bir Anlaşmazlığın Merkezindeki Küçük Ada

Bu anlaşmazlığın en hassas noktalarından biri Kastellorizo, Türkiye’deki adıyla Meis Adası’dır. Yunanistan’ın egemenliği altında bulunan ada, Türkiye’nin güney kıyılarının hemen karşısında yer alıyor. Meis’in önemi, adanın küçük yüzölçümünün çok ötesine geçiyor. Çünkü adanın deniz sınırlarının belirlenmesinde ne ölçüde etkili olacağına ilişkin tartışma, Doğu Akdeniz’in önemli bir bölümündeki deniz yetki alanlarının paylaşımını etkileyebilecek nitelikte.

Yunanistan, deniz hukukuna ilişkin yorumunda adaların da deniz yetki alanlarına sahip olduğunu savunurken Türkiye, nihai deniz sınırlarının belirlenmesinde adaların varlığının yanı sıra ana kara kıyılarının uzunluğu, coğrafi konum ve hakkaniyet ilkesinin de dikkate alınması gerektiğini düşünüyor. Türkiye ayrıca 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf değil. Dolayısıyla iki ülke yalnızca harita üzerindeki sınır çizgilerinin nereden geçmesi gerektiği konusunda değil, bu çizgilerin belirlenmesinde esas alınacak hukuki ilkeler konusunda da farklı görüşlere sahip.

Bu durum, Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı’nı sıradan bir çevre koruma alanından çok daha hassas bir konuma taşıyor. Atina, Türkiye’nin bu tür alanlarda resmî ve idari faaliyetlerde bulunmasının, Ankara’nın deniz coğrafyasına ilişkin kendi yaklaşımını pekiştirme çabasının bir parçasına dönüşmesinden endişe ediyor. Türkiye açısından ise bu bölgelerin ulusal haritalarda yer alması, Ankara’nın denizlerdeki hak ve menfaatlerine ilişkin yaklaşımından geri adım atmadığının bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte siyasi tutumlarla uluslararası hukuki statü arasında ayrım yapmak gerekiyor: Bir bölgenin milli park ilan edilmesi veya koruma alanı olarak haritada gösterilmesi tek başına uluslararası bir sınır, münhasır ekonomik bölge ya da üzerinde mutabakata varılmış bir egemenlik hakkı oluşturmaz. Nitekim Yunanistan’ın resmî itirazının temelinde de tam olarak bu mesele bulunuyor.

Türkiye’nin güney kıyılarının yakınında bulunan Yunanistan’a ait Kastellorizo (Meis) Adası’nın uydu görüntüsü; kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusunda Ankara ile Atina arasındaki anlaşmazlığın en hassas noktalarından biri olan küçük ancak stratejik bir ada.

Bu rekabetin etkileri çevre politikalarının çok ötesine de uzanabilir. Doğu Akdeniz, son yıllarda enerji kaynaklarının araştırılması, denizaltı kablo projeleri ve münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesine ilişkin tartışmalar nedeniyle önemli bir jeopolitik alan hâline geldi. Böyle bir ortamda bir denizaltı kablosunun geçeceği güzergâh, bir araştırma gemisinin faaliyeti veya bir koruma alanının sınırlarının belirlenmesi, deniz yetki alanlarının kime ait olduğu tartışmasını yeniden gündeme getirebilir. Bu nedenle iki ülkenin resmî haritaları yalnızca çevre koruma haritaları olarak görülmüyor; bölgenin siyasi ve jeopolitik ortamında çok daha büyük bir hassasiyetle değerlendiriliyor.

“Mavi Vatan” ve Ege’de Yeni Harita Savaşının Başlangıcı

Türkiye’de bu gelişmeler, daha geniş bir çerçevede “Mavi Vatan” kavramına yönelik yaklaşım üzerinden de değerlendirilebilir. Mavi Vatan, Türkiye’yi çevreleyen denizlerin önemini ve ülkenin denizlerdeki hak ve menfaatlerinin korunmasını öne çıkaran bir kavramdır. Dikkat çekici olan, Türkiye Tarım ve Orman Bakanlığı’nın da iki yeni parka ilişkin resmî açıklamasında “Mavi Vatan” ifadesini kullanması ve bu alanların denizel biyolojik çeşitliliğin tespit edilmesi, korunması, izlenmesi ve sürdürülebilir şekilde kullanılması amacıyla değerlendirileceğini belirtmesidir.

Türkiye’nin “Mavi Vatan” yaklaşımını ve ülkeyi çevreleyen deniz alanlarını gösteren harita; Ankara’nın denizlerdeki hak ve menfaatlerini öne çıkaran ve Türkiye-Yunanistan arasındaki Ege ile Doğu Akdeniz anlaşmazlıklarıyla yakından ilişkili stratejik bir kavram.

Bu açıdan bakıldığında son adım aynı anda iki mesaj taşıyor. İlk ve resmî mesaj çevresel nitelikte: Türkiye, deniz koruma alanlarının büyüklüğünü artırmak ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına ilişkin uluslararası hedeflere yaklaşmak istiyor. İkinci mesaj ise bu alanlar için seçilen coğrafyadan kaynaklanıyor; Ankara, jeopolitik açıdan ve deniz hukuku bakımından hassas bölgelerde aynı zamanda idari ve koruma amaçlı bir varlık tanımlıyor. Yunanistan’ın sert tepkisini açıklayan unsurlardan biri de çevre politikası ile jeopolitiğin bu şekilde iç içe geçmesi.

Bununla birlikte parkların çevresel amaçları da göz ardı edilmemeli. Ege Denizi ve Doğu Akdeniz hassas deniz ekosistemlerine ev sahipliği yapıyor ve bu bölgelerdeki yaşam alanlarının, deniz canlılarının ve biyolojik çeşitliliğin korunması gerçek bir ihtiyaç oluşturuyor. Türkiye de iki yeni parkın kurulmasını resmî olarak bu çerçevede değerlendiriyor ve kararı korunan alanların genişletilmesine yönelik çalışmaların bir parçası olarak sunuyor. Mesele, bir koruma alanının sınırlarının, iki ülke arasında deniz yetki alanları konusunda uzlaşmanın bulunmadığı bölgelere ulaşmasıyla siyasi bir nitelik kazanıyor.

Nihai Değerlendirme

Bu gelişmede daha az dikkat çeken nokta, rekabetin alanı sahiplenmekten alanı yönetmeye doğru dönüşmesidir. Geleneksel deniz yetki alanı anlaşmazlıklarında temel mesele, belirli bir bölgenin hangi ülkeye ait olduğuydu. Ancak deniz parkları farklı bir soruyu gündeme getiriyor: Bu bölgelerde yürütülecek faaliyetler konusunda kim karar verecek? Bu parkların oluşturulması çevresel izleme, bilimsel araştırmalar, balıkçılığın yönetimi, deniz turizmi ve çeşitli uygulama kısıtlamalarını beraberinde getirirse, anlaşmazlık harita üzerinde sınır çizmekten denizin fiilî yönetimi düzeyine taşınabilir. Elbette bu tür adımlar tek başına egemenlik hakkı veya uluslararası sınır oluşturmaz; ancak zaman içerisinde, bir savaş gemisinin ya da araştırma gemisinin geçici varlığından daha kalıcı olabilecek sürekli bir idari varlığın oluşmasına zemin hazırlayabilir.

Bu gelişmenin bir diğer sonucu ise Ege’de bir tür “gri alan rekabetinin” ortaya çıkma ihtimalidir. Bu, ne açık bir çatışma ne de iş birliğidir ve karşı tarafın buna nasıl yanıt vereceğini belirlemesi de kolay değildir. Böyle bir modelde rekabetin araçları savaş gemileri ve sondaj faaliyetlerinden balıkçılık izinlerine, deniz araştırmalarına, koruma alanlarına, denizaltı kablolarına ve çevre düzenlemelerine doğru kayabilir. Asıl risk ise mutlaka büyük ve ani bir krizin ortaya çıkması değil, aynı coğrafya üzerinde farklı fiilî durumların kademeli olarak birikmesidir. Başka bir ifadeyle Türkiye ve Yunanistan’ın kendi faaliyet ve düzenleme ağlarını ayrı ayrı genişletmesi, zaman içerisinde her iki taraf için de geri adım atmayı daha zor hâle getirebilir. Böyle bir durumda Ege, savaş gemilerinin karşı karşıya geldiği dönemlere kıyasla görünürde daha sakin olabilir; ancak mevcut anlaşmazlık daha da derinleşebilir ve gelecekte kapsamlı bir uzlaşmaya ulaşmak çok daha karmaşık bir hâl alabilir.

“Mavi Vatan” Yeni Bir Aşamaya Giriyor: Ankara ile Atina Arasında Denizde Yeni Gerilim
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

HABER AFAK ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!