Görünürde petrol piyasası New York’tan gelen iyimser sinyalleri fiyatlıyor; ancak sahadaki tablo oldukça farklı. Donald Trump, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu temasları sırasında İran’la bir anlaşmaya varılabileceğini dile getirirken, Tahran’dan da ABD’nin askerî baskıyı azaltması ve İran limanlarına yönelik kısıtlamaları kaldırması halinde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılabileceğine ilişkin mesajlar geldi.
Bu açıklamalar, petrol fiyatlarına yansıyan “savaş riskinin” bir bölümünün hızla geri çekilmesine yetti. Brent petrol 100 doların altına gerilerken, piyasalar Basra Körfezi’nden petrol akışının artabileceği ihtimalini fiyatlamaya başladı. Elbette düşüşün tamamını Trump’ın açıklamalarına bağlamak doğru olmaz. Alternatif ihracat güzergâhlarının daha etkin kullanılması ve bölge ülkelerinin arzı sürdürme çabaları da fiyatlar üzerinde etkili oldu. Buna rağmen Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılabileceği beklentisi, petrol fiyatlarındaki gerilemenin en önemli psikolojik unsurlarından biri haline geldi.
Ancak Trump açısından petrol fiyatlarının düşmesi yalnızca dış politikayla ilgili bir mesele değil. Son haftalarda benzin ve özellikle dizel fiyatlarındaki yükseliş; Amerikan hane halkı, taşımacılık sektörü ve enflasyon üzerinde doğrudan baskı oluşturuyor. Savaş uzadıkça ve Hürmüz Boğazı kapalı ya da güvensiz kaldıkça, enerji şokunun ABD ekonomisine yansıma riski de artıyor. Bu açıdan Trump’ın müzakere ve Hürmüz’ün yeniden açılması konusunda verdiği iyimser mesajlar, iç politikaya yönelik bir hedefle de açıklanabilir: İran üzerindeki askerî baskıyı mutlaka azaltmadan, enerji piyasasındaki enflasyon beklentilerini zayıflatmak ve petrol fiyatlarını aşağı çekmek.
Aslında Trump oldukça zor bir denklemle karşı karşıya. Bir taraftan Tahran üzerindeki yoğun askerî ve ekonomik baskıyı sürdürmek isterken, diğer taraftan bu politikanın maliyetinin daha pahalı petrol ve akaryakıt olarak Amerikan ekonomisine geri dönmesini istemiyor. Bu nedenle “müzakere”, “anlaşma” veya “Hürmüz’ün yeniden açılması” yönündeki her mesaj, sahada henüz somut bir değişiklik yaşanmadan bile petrol fiyatlarındaki savaş priminin bir bölümünü ortadan kaldırabiliyor.
Ancak sahada gerilimin azaldığına dair bir işaret yok
Buradaki en önemli nokta, siyasi söylem ile askerî gelişmelerin birbiriyle tam olarak örtüşmemesi. Trump, anlaşma ihtimalinden söz ederken İran’a yönelik askerî tehditlerinden vazgeçmiş değil. ABD bölgedeki askerî varlığını sürdürüyor, Hürmüz çevresindeki deniz operasyonları devam ediyor ve Washington diplomatik sürecin başarısız olması halinde yeni adımlar atmaya hazır olduğu mesajını veriyor.

İran tarafında da askerî komutanlar çatışmanın sona erdiğini söylemiyor. Devrim Muhafızları yetkilileri son günlerde “savaşın bitmediğini” vurgulayarak İran’ın daha uzun süreli bir senaryoya hazırlandığını belirtiyor. Ayrıca ABD saldırılarının şiddetlenmesi halinde kullanılacak silahların, taktiklerin, hedeflerin ve hatta İran’ın vereceği karşılığın coğrafi kapsamının değişebileceği uyarısında bulunuyorlar.
İran Silahlı Kuvvetleri de ABD’nin yeni bir operasyon başlatma ihtimaline karşı uyarıda bulunarak saldırıların yoğunlaşması halinde İran’ın kapsamlı bir karşılık vereceğini açıkladı. Bu söylem, petrol piyasalarının iki tarafın hızla bir yumuşama sürecine girdiği yönünde fiyatladığı tabloyla önemli ölçüde çelişiyor.
Hürmüz Boğazı’ndaki durum da henüz normale dönmüş değil. Ticari gemi trafiği savaş öncesi döneme kıyasla ciddi ölçüde azalmış durumda ve bölgede deniz taşımacılığına yönelik risk hâlâ yüksek seviyesini koruyor.
New York’ta Müzakere Çağrısı; Bölgede Tahran Üzerindeki Baskı Artıyor
Washington’ın izlediği politikanın ikili yapısı bugünlerde her zamankinden daha belirgin hale gelmiş durumda. Donald Trump bir yandan İran’la müzakere ve anlaşma ihtimalinden, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasından söz ederken, diğer yandan ABD’nin Tahran üzerindeki baskısı azalmak bir yana, farklı alanlara doğru genişliyor. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, İran’ın hava ulaşım ağına yönelik yeni baskılar.
Washington, yaptırım altındaki İran havayolu şirketlerine yakıt, yer hizmetleri, iniş imkânı veya bilet satışı sağlayan şirketlerin, havaalanlarının ve hizmet sağlayıcıların kendilerinin de yaptırımlarla ve ABD finans sistemine erişimlerinin kısıtlanmasıyla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu. ABD bölge ülkelerinin hava sahasını resmen kapatmamış olsa da bu baskının sonucu, İran’ın dış hat uçuş ağının bir bölümünün kısıtlanması oldu.
Tahran’dan Bağdat ve Maskat’a yapılan uçuşlar iptal edilirken, Türkiye’de de Mahan Air İstanbul ve Ankara seferlerini durdurdu. Ancak İran ile Türkiye arasındaki hava ulaşımı tamamen kesilmiş değil ve diğer bazı seferler devam ediyor. Dolayısıyla hukuki açıdan henüz “Tahran’a hava ablukası” ifadesini kullanmak tam anlamıyla doğru değil. Bununla birlikte, yaşanan gelişmeler İran’ın hava ulaşım ağını kademeli olarak izole etmeye yönelik bir hareket olarak değerlendirilebilir. Daha fazla şirket ve ülkenin bu sürece katılması halinde söz konusu baskının kapsamı daha da genişleyebilir.

Bu durum, Washington politikasındaki ikili yaklaşımı daha da görünür hale getiriyor: Bir tarafta müzakere çağrısı ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasından söz edilmesi, diğer tarafta ise İran üzerindeki ekonomik, mali ve hava ulaşımına yönelik baskının artırılması. ABD, Irak, Umman veya Türkiye’nin hava sahasını doğrudan kapatmıyor; bunun yerine yaptırım aracını kullanarak şirketleri ve hizmet sağlayıcıları, yaptırım altındaki İran havayollarıyla çalışmak ile ABD finans sistemine erişimlerini korumak arasında bir tercihle karşı karşıya bırakıyor.Ancak bu iki politika mutlaka birbiriyle çelişmek zorunda değil; aynı stratejinin iki farklı unsuru da olabilir. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, küresel enerji piyasası ve Amerikan ekonomisi açısından doğrudan fayda sağlayabilir. Deniz taşımacılığına yönelik risklerin azalması, petrol fiyatlarına eklenen jeopolitik risk priminin bir bölümünü ortadan kaldırabilir ve ABD’de yükselen benzin ve dizel fiyatlarının yarattığı baskıyı hafifletebilir. Buna karşılık mali ve hava ulaşımına yönelik kısıtlamalar, aynı ekonomik maliyeti doğrudan Amerikan tüketicisine yüklemeden Tahran üzerindeki baskının sürdürülmesini sağlayabilir.
Başka bir ifadeyle Washington aynı anda denizde petrol güzergâhının açılmasını, ancak havada ve finans sisteminde İran’ın ekonomik hareket alanının daraltılmasını isteyebilir. Bu açıdan Trump’ın müzakere ve Hürmüz’e ilişkin açıklamaları, diplomatik bir mesaj olmasının yanı sıra enerji piyasasındaki beklentileri yönetme çabası olarak da değerlendirilebilir. Bununla birlikte, bu açıklamaların temel amacının petrol fiyatlarını düşürmek olduğunu kesin olarak ortaya koyan doğrudan bir kanıt bulunmuyor.
Öte yandan askerî cephede de çatışmanın sona erdiğine ilişkin belirgin bir işaret yok. İranlı askerî yetkililer savaşın bitmediğini vurgularken, ABD’nin yeni bir operasyon başlatması ihtimaline karşı uyarılarda bulunuyor. Tahran ayrıca saldırıların şiddetlenmesi halinde taktiklerini, hedeflerini ve vereceği karşılığın kapsamını değiştirmeye hazır olduğunu belirtiyor. Bölgedeki askerî hareketlilik, deniz taşımacılığına yönelik devam eden riskler ve Hürmüz Boğazı çevresindeki ateş açıldığına ilişkin haberler de diplomatik söylem ile sahadaki durum arasında belirgin bir mesafe bulunduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla mevcut tablo iki farklı yüz ortaya koyuyor: New York’ta müzakere ve Hürmüz’ün yeniden açılması konuşulurken, bölgede ekonomik ve hava ulaşımına yönelik baskı devam ediyor; askerî güçler ise yeni bir çatışma ihtimaline karşı hazırlıklarını sürdürüyor.
Fırtına Öncesi Sessizlik mi?
Bütün bu gelişmeler önemli bir çelişkiyi ortaya çıkarıyor: Petrol piyasası gerilimin azalabileceği ihtimalini fiyatlarken, askerî sahada gerilimin sona erdiğini gösteren net bir işaret henüz bulunmuyor. “Piyasa” ile “saha” arasındaki bu mesafe, mevcut durumun belki de en dikkat çekici özelliğini oluşturuyor.
Bugünkü tabloyu kesin bir barış sürecinin başlangıcından ziyade, bekleyişin, müzakerenin ve baskının yönetildiği bir dönem olarak tanımlamak daha doğru olabilir. Diplomatik girişimlerin başarısız olması halinde bu dönem, yeni bir çatışma dalgası öncesindeki sessizliğe dahi dönüşebilir.
Trump açısından petrol fiyatlarının bu koşullarda düşük tutulması önemli bir ekonomik mesele. Enerji fiyatlarının yükselmesi, ulaştırma ve üretim maliyetlerini doğrudan artırıyor ve ABD’de enflasyonist baskıyı güçlendirebiliyor. Hürmüz’ün yeniden açılması veya İran’la anlaşmaya varılması ihtimali her arttığında, piyasa petrol fiyatlarına eklediği jeopolitik risk priminin bir bölümünü geri çekiyor. Böylece sahada hemen bir değişiklik yaşanmasa bile fiyatlar aşağı yönlü hareket edebiliyor.

Bu açıdan Trump oldukça ince bir çizgide ilerliyor: İran üzerindeki baskıyı sürdürmek, ancak bu çatışmanın maliyetinin daha pahalı petrol ve akaryakıt üzerinden Amerikan ekonomisine geri dönmesini engellemek. Müzakere ve Hürmüz’ün yeniden açılmasına ilişkin olumlu mesajlar enerji piyasasını sakinleştirebilirken, mali yaptırımlar, hava ulaşımına yönelik kısıtlamalar ve askerî baskı Tahran’a karşı kullanılan araçlar olmaya devam edebilir.Ancak bu durum yalnızca sahadaki gelişmeler siyasi söylemi tamamen geçersiz hale getirmediği sürece sürdürülebilir. Müzakereler somut adımlara dönüşmez, Hürmüz gerçekten yeniden açılmaz veya geniş çaplı yeni bir saldırı dalgası başlarsa, petrol fiyatlarından şimdilik kısmen çıkan savaş riski çok kısa sürede yeniden piyasalara dönebilir.Bu nedenle petrol fiyatlarındaki mevcut düşüş, savaş riskinin de aynı ölçüde azaldığı anlamına gelmiyor. Şimdilik bunun anlamı yalnızca şu olabilir: Piyasa, Trump’ın müzakere ve Hürmüz’ün yeniden açılmasına ilişkin sözlerine silah seslerinden daha fazla ağırlık veriyor.
Sonuçta belirleyici olacak olan, yapılan açıklamaların tonu değil, sahada yaşanacak gelişmeler olacak. Hava ulaşımına ve ekonomiye yönelik baskı devam eder, askerî güçler teyakkuz halinde kalır ve Hürmüz Boğazı normal işleyişine dönmezse petrol piyasasındaki mevcut sakinlik son derece kırılgan kalacaktır. Tek bir saldırı, diplomatik sürecin çökmesi ya da Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak yeni bir olay bu sakinliği çok kısa sürede sona erdirebilir.
Nihai Analiz
Sonuç olarak, tüm bu gelişmelerden bağımsız düşünülemeyecek önemli bir iç politika faktörü var: ABD ara seçimleri. Savaşın devam etmesi, Hürmüz Boğazı’ndaki aksaklıklar ve petrol, özellikle de dizel fiyatlarındaki yükseliş, doğrudan Amerikan hane halkının yaşam maliyetlerine yansımış ve Cumhuriyetçiler açısından önemli bir seçim meselesine dönüşmüş durumda. Bu açıdan Trump’ın ikili tutumu, bu kritik dönemi mümkün olan en düşük iç ekonomik maliyetle atlatma çabası olarak değerlendirilebilir. Bir taraftan İran üzerindeki askerî ve ekonomik baskı, hatta hava ulaşımına yönelik kısıtlamalar sürdürülürken, diğer taraftan müzakere ve Hürmüz’ün yeniden açılması ihtimali öne çıkarılarak enerji piyasalarına savaş risk priminin bir bölümünü petrol fiyatlarından çıkarabilecek mesajlar veriliyor. Trump açısından seçim öncesinde petrol ve akaryakıt fiyatlarının gerilemesi, Amerikalıların yaşam maliyeti üzerindeki baskıyı hafifletebilir; bu da bugün yönetimin siyasi açıdan hassas noktalarından biri haline gelmiş durumda.
Bu açıdan bakıldığında ara seçimler, İran dosyasında önemli bir dönüm noktası olabilir. Trump’ın kendisi de İran’la bir anlaşmanın seçimlerden sonra şekillenmesini beklediğini ifade etti. Bu açıklamalar, Beyaz Saray’ın şimdilik Tahran’a karşı baskı araçlarından vazgeçmeden savaşın ABD içindeki ekonomik maliyetlerini kontrol altında tutmaya çalıştığı ve daha büyük kararları seçim sonrasına ertelediği yönündeki yorumu güçlendiriyor. Askerî konuşlanmada ve savaş düzeninde belirgin bir gerilemenin görülmemesi ise Trump’ın ara seçimleri geride bırakmayı beklediği ve sonrasında iç siyasi baskının görece azalmasıyla Tahran konusunda daha geniş bir hareket alanına sahip olmayı hedeflediği şeklinde yorumlanabilir. Ancak bunun seçimlerden sonra mutlaka askerî bir hesaplaşmaya dönüşeceği henüz kesin değil; Washington’ın anlaşma yolunu mu yoksa yeni ve daha sert bir baskı aşamasını mı tercih edeceğini seçim sonrası gelişmeler gösterecek.
