1. Haberler
  2. Analiz
  3. Ekonomik küreselleşmenin sonunun başlangıcı

Ekonomik küreselleşmenin sonunun başlangıcı

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

2026 yılında küresel ekonomi, çağdaş tarihin en karmaşık ve en hassas dönemlerinden birine girmiştir; birçok analistin Soğuk Savaş sonrası ekonomik düzenin sonu ve “kalıcı istikrarsızlık” çağının başlangıcı olarak nitelendirdiği bir dönemdir. Dünya, COVID-19 pandemisinin neden olduğu ekonomik şoktan henüz tam olarak çıkamamışken; jeopolitik savaşlar, enerji krizi, enflasyon, yüksek devlet borçları ve büyük güçler arasındaki rekabet gibi yeni kriz dalgaları küresel ekonomi yapısını dönüştürmüştür.

Bugün mesele artık yalnızca ekonomik büyümenin yavaşlaması değildir; doğrudan insanların günlük yaşamı üzerindeki baskıdır. Avrupa’dan Amerika’ya, Orta Doğu’dan Asya’ya kadar birçok ülkede milyonlarca aile, her gün gıda, kira, enerji ve sağlık hizmetlerinin artan maliyetleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum, “yaşam maliyeti krizi”ni dünya kamuoyunun en önemli gündem maddesi haline getirmiştir.

Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ekonomik Görünüm raporunda küresel ekonomik büyümenin hâlâ pandemi öncesi ortalamanın altında kaldığını ve jeopolitik gerilimler devam ederse dünya ekonomisinin uzun süreli düşük büyüme ve kronik enflasyon dönemine girebileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.

Trump yönetiminin ağır tarifelerinin, Amerika ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşla birleşmesi, küresel ekonomiye ikili bir şok etkisi yaratmıştır; bu şok tedarik zincirlerini bozmuş, enerji fiyatlarını artırmış, enflasyonu yeniden alevlendirmiş ve orta sınıf ile gelişmekte olan ülkeler üzerinde benzeri görülmemiş bir baskı oluşturmuştur. Bu sürecin sonucu, birçok ekonomistin “affordability krizi” ya da “satın alma gücü krizi” olarak adlandırdığı bir krizin ortaya çıkmasıdır; bu durum, sabit bir işi ve geliri olan kişilerin bile yaşam giderlerini karşılamakta zorlandığı bir tabloyu ifade etmektedir.

Uluslararası Para Fonu (IMF) raporlarına göre küresel ekonomik büyüme 2026 yılında yaklaşık %3,1 seviyesine gerilemiş ve kötümser senaryolarda %2’ye yakın bir düzeye düşme ihtimali ortaya çıkmıştır; bu oran küresel ekonomi açısından oldukça endişe verici kabul edilmektedir. Aynı zamanda küresel enflasyon hâlâ beklenenin üzerinde kalmakta ve “stagflasyon” yani durgunluk ile enflasyonun aynı anda görülmesi riski yeniden ciddileşmektedir.

Trump’ın ticaret savaşı

Bu krizin bir kısmının kökeni ABD’nin ticaret politikalarına dayanmaktadır. Trump yönetimi 2025 yılından itibaren ithalata yönelik geniş kapsamlı gümrük tarifeleri uygulamaya koymuştur; bu politika ABD’nin yerli üretimini korumayı amaçlamış olsa da pratikte ithalat maliyetlerini artırmış ve küresel tedarik zincirleri üzerinde baskı oluşturmuştur. Ortalama gümrük vergileri yaklaşık %9,6 seviyesine yükselmiş, bazı sektörlerde ise çok daha yüksek oranlara ulaşmıştır. Buna karşılık Çin, Avrupa ve diğer büyük ekonomiler de karşı tedbirler almış ve bu durum küresel ticaretin yavaşlamasına yol açmıştır.

Peterson Institute ve Wharton gibi ekonomik kuruluşların analizleri, bu tarifelerin uzun vadede yalnızca ABD’nin ekonomik büyümesini azaltmakla kalmayacağını, aynı zamanda enflasyonu da artıracağını göstermektedir. Birçok ekonomist bu tarifeleri “tüketiciler üzerindeki gizli vergi” olarak tanımlamaktadır; çünkü sonuçta artan ithalat maliyetini ödeyen taraf doğrudan halk olmaktadır.

İran’a yönelik ABD müdahalesinden kaynaklanan enerji krizi

Dünya ekonomisi henüz ticaret savaşının etkileriyle mücadele ederken, 2026’nın başlarında ABD–İran savaşı çok daha büyük bir şok yaratmıştır. İran’daki tesislere yönelik saldırılar ve küresel petrol ile sıvılaştırılmış doğal gazın yaklaşık %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki (Strait of Hormuz) kesintiler, enerji piyasalarını eşi benzeri görülmemiş bir krize sürüklemiştir. Brent petrol fiyatı 100 ila 119 doların üzerine çıkmış, ABD’de benzin fiyatı galon başına 4 doları aşmıştır. Deniz taşımacılığı maliyetleri artmış, gıda, gübre ve temel emtia piyasaları da bu durumdan ciddi şekilde etkilenmiştir.

Birçok analist bu krizi 1970’lerin petrol şokuyla karşılaştırmaktadır, ancak önemli bir farkla: günümüz küresel ekonomisi geçmişe göre çok daha birbirine bağlıdır. Bu nedenle enerji alanındaki bir aksama yalnızca petrol piyasasıyla sınırlı kalmamış, küresel ekonominin neredeyse tüm sektörlerini etkilemiştir. Avrupa ve Asya’daki fabrikalar üretim maliyetlerindeki keskin artışla karşı karşıya kalmış, bazı havayolu şirketleri uçuşlarını azaltmış ve hatta bazı ülkelerde enerji kısıtlaması (enerji tayını) tartışmaları gündeme gelmiştir.

Devasa bir kriz: kamu borçları

Hürmüz Boğazı’ndaki enerji kriziyle birlikte, devlet borçları meselesi ekonomistlerin en büyük endişelerinden biri haline gelmiştir. Birçok hükümet, COVID-19 döneminde ekonominin çökmesini önlemek için milyarlarca dolar harcamış ve şimdi bazı durumlarda gayri safi yurt içi hasılasını (GSYH) bile aşan borçlarla karşı karşıya kalmıştır. Yeni ekonomik raporlar, bazı büyük sanayi ülkelerinin artık bütçelerinin önemli bir kısmını borç faizlerini ödemeye ayırdığını göstermektedir; bu durum kamu bütçeleri üzerinde ciddi bir baskı oluşturmakta ve devletlerin yatırım kapasitesini azaltmaktadır. Bu nedenle merkez bankaları enflasyonu kontrol etmek için faiz oranlarını yüksek tutmak zorunda kalmakta ve bu politika da yatırım ve ekonomik büyümeyi yavaşlatmaktadır. Küresel ekonomi bugün, devletlerin krizlerle başa çıkmak için daha fazla borçlanmak zorunda kaldığı ve bu artan borcun krizi daha da derinleştirdiği bir döngüye sıkışmış durumdadır.

Küresel düzenin çöküşünün başlangıcı

Aynı dönemde, dünya ekonomisinde en önemli dönüşümlerden biri yavaş yavaş gerçekleşmektedir: eski küreselleşme modelinin kademeli olarak çöküşü. Geçtiğimiz on yıllarda küresel ekonomi, ucuz üretim, serbest ticaret ve ülkeler arası karşılıklı bağımlılık üzerine kuruluydu; ancak bugün ABD, Çin ve Avrupa arasındaki rekabet, ülkeleri “en ucuz ekonomik ortak” yerine “en güvenli ekonomik ortak” aramaya yöneltmiştir.

Ticaret tarifeleri, teknoloji kısıtlamaları, çip savaşları ve stratejik hammaddeler üzerindeki rekabet, yeni bir ekonomik düzenin başlangıcına işaret etmektedir. Uluslararası Para Fonu (IMF), küresel ekonominin parçalanmasının üretim maliyetlerini artırabileceği, ticareti sınırlayabileceği ve uzun vadede dünya ekonomik büyümesini düşürebileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.

Birçok büyük küresel şirket de artık üretim hatlarını yüksek riskli ülkelerden taşımakta ve bu yer değişimi dünya ekonomisinin haritasını yeniden şekillendirmektedir.

Birçok analist, dünyanın artık klasik küreselleşme döneminin sonundan geçmekte olduğunu düşünmektedir. Büyük şirketler artık yalnızca en ucuz üretim yerini aramamakta, bunun yerine tedarik zincirinin güvenliği ve siyasi istikrar onlar için öncelik haline gelmektedir. Bu değişim, küresel ekonomik haritayı yavaş yavaş dönüştürmektedir.

Ancak bu krizin belki de en önemli kısmı, insanların her gün doğrudan hissettiği etkileridir. Birçok ülkede resmi enflasyon oranı düşmüş olsa bile, fiyatlar hiçbir zaman eski seviyelerine geri dönmemiştir. Aileler artık gelirlerinin daha büyük bir kısmını temel yaşam giderlerine harcamakta ve birçok ülkede orta sınıf her yıl daha da yoksullaştığını hissetmektedir. Avrupa’da enerji krizi ve konut maliyetleri halkın en büyük endişesi haline gelirken, Amerika’da ekonomik büyümeye rağmen birçok vatandaş yaşam maliyetlerindeki artıştan memnun değildir. Ekonomistler bu durumu “refah olmadan büyüme” (growth without prosperity) olarak adlandırmaktadır; yani ekonominin kâğıt üzerinde büyüdüğü, ancak insanların günlük yaşamlarında gerçek bir iyileşme hissetmediği bir durumdur.

Türkiye ekonomisi: bağımlı ekonomi

Dünyadaki tüm ekonomiler arasında Türkiye, modern ekonomik krizin en önemli örneklerinden biri haline gelmiştir; aynı anda ekonomik büyüme, yüksek enflasyon, ulusal para biriminin değer kaybı ve ciddi geçim baskısını deneyimleyen bir ülke olarak öne çıkmaktadır. Türkiye ekonomisi son yıllarda ekonomistlerin bir tür laboratuvarı haline gelmiştir; çünkü görünürde hâlâ büyüme kaydetmekte ve yabancı yatırım çekmektedir, ancak toplumun büyük bir kısmı ciddi bir satın alma gücü kaybıyla karşı karşıyadır.

Türkiye’de yüksek enflasyon, mal ve hizmet fiyatlarının insanların gelirlerinden çok daha hızlı artmasına yol açmıştır. Uluslararası Para Fonu (IMF), Türkiye’deki enflasyon oranının hâlâ çok yüksek seviyelerde olduğunu ve düşürülmesinin uzun zaman alacağını belirtmiştir.

Tahminlere göre petrol fiyatındaki her 10 dolarlık artış, Türkiye’nin cari açık hesabına yaklaşık 4,5 ila 5 milyar dolar ek yük getirmektedir. Bu durum, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek liderliğindeki ekonomik istikrar programını ciddi şekilde zorlamaktadır. Türkiye’de yıllık enflasyon hâlâ %30 ile %38 aralığında seyretmekte ve halk arasındaki enflasyon beklentileri %50 seviyelerine yaklaşmaktadır.

Türk lirasındaki değer kaybı, ülkenin ekonomik krizinin en önemli göstergelerinden biri olmuştur. Ulusal para biriminin zayıflaması, ithalatı—özellikle enerji ithalatını—çok daha pahalı hale getirmiş ve bu durum yeni bir enflasyon dalgası yaratmıştır. Türkiye’nin yüksek düzeyde enerji ithalatına bağımlı olması nedeniyle, petrol fiyatlarındaki her artış doğrudan ekonomiyi etkilemektedir.

Son yıllarda hükümet, para politikaları ve yabancı yatırım çekme yoluyla ekonominin resesyona girmesini önlemeye çalışmıştır; ancak birçok uzman Türkiye ekonomisinin hâlâ kırılgan olduğunu düşünmektedir. Financial Times, bazı iyileşme işaretlerine rağmen, kronik enflasyon, liranın istikrarsızlığı ve ekonomik eşitsizlik konusundaki endişelerin devam ettiğini bildirmiştir.

Türkiye’nin büyük şehirlerinde, özellikle İstanbul ve Ankara’da, kentsel orta sınıf en büyük baskıyı hissetmektedir. Konut, gıda ve enerji maliyetleri ciddi şekilde artmış ve birçok aile tüketim seviyesini düşürmek zorunda kalmıştır. Ekonomik analistler, Türkiye’nin artık iç ve dış krizlerin klasik bir birleşimine örnek teşkil ettiğini düşünmektedir; burada geçmiş ekonomik politikalar jeopolitik ve enerji şoklarıyla birleşerek toplum üzerinde ağır bir baskı oluşturmaktadır.

Nihai analiz

Dünya Bankası ve UNCTAD, 2020’ler on yılının 1960’lardan bu yana en zayıf ekonomik büyüme dönemi olabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur. Birçok ülkede insanlar, istihdam ve gelire sahip olmalarına rağmen her yıl mali güçlerinin azaldığını hissetmektedir. Bu durum, toplumsal hoşnutsuzluğun artmasına ve politika yapıcılara duyulan güvenin zayıflamasına yol açmaktadır. Ancak asıl soru şudur: Bu süreç gerçekten neden ve nasıl gerçekleşmektedir?

Perdeleri aralamak ve gerçeği kabul etmek gerekir. Bugün duyduğumuz bu ses, dünyanın birçok yerinde insanların ezilme sesidir. Bu ses, Chicago Okulu gibi düşünce ekollerinin ve özel çevrelerin yıllar boyunca dünyaya sunduğu kâr-zarar temelli ekonomi anlayışının bir sonucudur. Küresel sistemi tamamen kâr ve zarar unsuruna göre kurdular. Finansal tröstler ve ekonomik karteller için kâr getirmeyen her eylem sistem dışına itildi.

Bugün tüm dünyayı etkisi altına alan küreselleşme politikalarının ürünü, neoliberal küreselleşme düşüncesinden başka bir şey değildir. Bu düşünce, dünya halklarının tüm huzur ve refahını küresel ölçekte tüketim toplumuna dönüştürmeye bağlamış ve bu yolla kendi sermaye ve banka hesaplarını büyütmüştür. Bu anlayış, dünya genelinde gelir eşitsizliğini her geçen gün derinleştirmiş ve daha fazla kâr uğruna her köşeyi ateşe vermiştir.

Forbes dergisindeki dünyanın en zenginleri listesine bakmak yeterlidir. Her yıl milyarder sayısı artmakta ve daha üst sıralara çıkma yarışı daha büyük bir hırs yaratmaktadır. Ancak bu rekabetin büyük bir kaybedeni vardır: dünya halkları. Neoliberal politikalar ve medya ile devletler üzerindeki kontrol sayesinde küçük bir azınlık çoğunluğu sömürmekte ve onları yoksulluğa sürüklemektedir.

Bugün yapılması gereken, her ülkede bu düşüncenin temsilcilerini sorgulamak ve son on yıllardaki politikalarının hesabını sormaktır. Ancak ne yazık ki bu kişilerin asla hesap vermeyeceği açıktır. Medya ve bilişsel manipülasyon araçları aracılığıyla toplumların zihinlerini kontrol etmekte ve bu sömürü düzenini her geçen gün daha da derinleştirmektedirler.

Bunun açık bir örneği olarak Trump ailesinin davranışı gösterilmektedir; ABD ekonomisi ciddi bir kriz dönemine girerken, aile servetinin göreve gelinmesinin ardından ve kripto para gibi alanlarda içeriden bilgi veya avantaj kullanıldığı yönündeki iddialarla en az dört kat arttığı ileri sürülmektedir.

Bu kısır döngüden kurtulmak için mevcut düzenin yerini alacak yeni bir küresel düzenin kurulması gerektiği savunulmaktadır; bu düzenin ise çürümüş küreselleşme anlayışını tarihin çöplüğüne göndermesi gerektiği ifade edilmektedir. Önerilen bu yeni düzen, her ülkenin yerel özelliklerine dayanan bir yapıya sahip olmalı; her ülkenin ihtiyaçları ve kültürel özellikleri politikalarını şekillendirmelidir. Böylece uluslararası kuruluşların ve ekonomik kartellerin etkisi yerine, kararların doğrudan ülkelerin kendi toplumsal gerçekliklerine göre alınması gerektiği vurgulanmaktadır.

Ekonomik küreselleşmenin sonunun başlangıcı
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

HABER AFAK ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!