Geçmiş gece, bölgede özellikle Lübnan’la ilgili gelişmelerin ardından gerilimin artması ve İran’ın İsrail’e olası bir saldırı gerçekleştirebileceğine dair uyarıların etkisiyle ortamın son derece gergin olduğu bir sırada, Donald Trump beklenmedik ve nadir görülen bir adım atarak, Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında “bir anlaşmanın yürürlüğe girdiğini” resmen duyurdu.
Gerilimin askeri ve siyasi açıdan zirve yaptığı bir dönemde yapılan bu açıklama, kısa sürede medya ve siyasi çevrelerde bir soru ve tartışma dalgasına yol açtı. Bu şüphelerin temel nedeni, anlaşma metnindeki belirsizlik, kilit maddelerdeki şeffaflık eksikliği ve tarafların anlaşmanın niteliği ve kapsamına ilişkin farklı anlatımlarıdır; öyle ki hâlâ bunun hukuken bağlayıcı bir çerçeve anlaşma mı yoksa yalnızca krizi kısa vadede kontrol altına almaya yönelik geçici bir siyasi mutabakat mı olduğu netlik kazanmış değildir.
Saldırının başlangıcı
14 Mart 2026’da (İran takvimiyle 9 Esfand 1404), Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından İran’a karşı geniş çaplı ve koordineli bir saldırı başlatıldı. Bu saldırı, ilk saatlerden itibaren bölgedeki son birkaç on yılın en şiddetli askeri çatışmalarından birine dönüştü. Operasyon sırasında İran’ın büyük ve küçük şehirlerinin çeşitli bölgeleri bombardımana tutuldu; ülke genelinde birçok noktada kritik altyapılar, askeri merkezler ve bazı kentsel alanlar ağır hasar gördü.
Bu gelişmeler sırasında İran’ın en üst düzey yetkilisi olan Ali Hamaney’in ve ayrıca Devrim Muhafızları ile silahlı kuvvetlerin üst düzey bazı komutanlarının suikasta uğraması, bölgedeki durumu tamamen patlama noktasına getirdi.
Aynı zamanda Minab’da bir okula yapılan saldırı ve 168 çocuğun hayatını kaybetmesi, bu savaşın en çok tartışılan ve en sarsıcı olaylarından biri haline geldi ve geniş çaplı uluslararası tepkilere yol açtı.
Bu geniş çaplı saldırıya yanıt olarak İran da en kısa sürede askeri karşılık aşamasına geçti ve bir dizi misilleme operasyonu başlattı. En önemli adım, bölgedeki ABD askeri üslerine yönelik füze saldırıları oldu; bu üsler birkaç farklı ülkede hedef alındı. Aynı zamanda İran, İsrail’e karşı da geniş çaplı füze saldırıları gerçekleştirdi ve bu durum farklı cephelerde çatışmaların hızla tırmanmasına yol açtı.
Bu askeri adımların yanı sıra İran, ekonomik ve stratejik baskı oluşturmak amacıyla Hürmüz Boğazı’nı kapatma kararı aldı; bu hamlenin etkileri kısa sürede küresel enerji piyasalarında hissedildi ve petrol fiyatlarında ciddi bir artış yaşandı.
Çatışmaların yayılmasıyla birlikte bölge, yalnızca Orta Doğu’yu değil küresel güvenlik ve ekonomik dengeleri de etkileyen ağır bir istikrarsızlık dönemine girdi. Çatışma hızla ikili bir savaşın ötesine geçerek çok sayıda bölgesel aktörün dahil olduğu çok katmanlı bir krize dönüştü. Karşılıklı saldırıların artması, savaşın komşu ülkelere yayılma ihtimali ve yeni aktörlerin sürece dahil olma olasılığı, bölgedeki güvenlik ortamını daha da gerdi ve çatışmaların durdurulması için diplomatik baskıları artırdı.
Pakistan ve bazı diğer ülkeler tarafından yoğun arabuluculuk girişimleri yürütülerek taraflar arasında diyalog kanalı açılmaya çalışıldı. Sahadaki gerilimin ve zaman zaman yaşanan ihlallerin devam etmesine rağmen bu çabalar nihayet savaşın kırkıncı gününde sonuç verdi ve taraflar arasında geçici bir ateşkes sağlandı.
Kırılgan ateşkes
Bununla birlikte, bu ateşkes en başından itibaren şüphe ve güvensizlikle karşılandı ve kırılgan bir anlaşma olarak değerlendirildi. Çatışmaların yoğunluğu savaşın en şiddetli dönemlerine kıyasla azalmış olsa da, derin siyasi anlaşmazlıklar ve bölgesel gerilimlerin sürmesi nedeniyle bu ateşkes kalıcı bir barıştan ziyade geçici bir çatışma duraksaması görünümündeydi. Bu durum, ilerleyen aşamalarda daha kapsamlı bir anlaşmaya ulaşılması için müzakere süreçlerinin devam etmesine zemin hazırladı.
Nisan 2026 ateşkesi, her ne kadar taraflar arasında çatışmaların durdurulduğu bir anlaşma olarak duyurulmuş olsa da, en temel anlaşmazlık noktalarından biri Lübnan meselesi ve Hizbullah’ın rolüydü. İran, İsrail’in Hizbullah’a yönelik askeri operasyonlarının ve Lübnan’daki saha gelişmelerinin ateşkesin kapsamına dahil edilmesi gerektiğini savunurken, ABD ve İsrail bu konuyu anlaşmadan bağımsız görmüş ve ateşkes çerçevesinin dışında değerlendirmiştir.
Bu temel görüş ayrılığı, ateşkesin ilk günlerinden itibaren farklı yorumlara açık olmasına ve taraflar arasında derin bir güvensizlik ortamının oluşmasına neden olmuştur.
Ateşkesin sağlanmasının ardından geçen aylarda, çatışmaların seviyesi savaş dönemine kıyasla azalmış olsa da, sınırlı ve aralıklı askeri karşılıklı eylemler devam etmiş ve bölgede tam bir sakinlik ortamı oluşmamıştır.
Bu süreçte Pakistan, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerin arabuluculuğunda yoğun müzakereler yürütülmüş; amaç, kırılgan ateşkesi daha kalıcı bir çerçeveye dönüştürmek olmuştur. Bu çabaların sonucunda, askeri operasyonların 60 gün süreyle durdurulmasını ve özellikle nükleer meseleler ile bölgesel güvenlik alanlarında daha geniş kapsamlı görüşmelerin başlatılmasını öngören bir mutabakat zaptı (MoU) oluşturulmuştur.
Bu çerçevede İran, iki temel talebini vurgulamıştır: yaklaşık 24 ila 25 milyar dolar olarak tahmin edilen dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması ve Lübnan’daki askeri operasyonların tamamen durdurulması.
Bu geçici anlaşmalara rağmen ateşkes pratikte defalarca ihlal edilmiştir. Gelen raporlar, ABD’nin birkaç kez İran’ın güney limanlarına saldırarak ateşkes hükümlerini ihlal ettiğini, buna karşılık İran’ın da bölgedeki ABD askeri üslerini füze saldırılarıyla hedef aldığını göstermektedir.
Bu karşılıklı gerilim ve misilleme döngüsü, ateşkesin fiilen yarı aktif ve istikrarsız bir durumda kalmasına yol açmış; her an tamamen çökme riski bulunan kırılgan bir yapı ortaya çıkarmıştır.
İran medyası, Mehr Haber Ajansı başta olmak üzere, 14 maddelik bir taslak anlaşma versiyonu yayımlamıştır. Bu taslakta ilk madde, en önemli ve merkezi unsur olarak, tüm çatışma cephelerinde—Lübnan dâhil—derhal ve kalıcı bir ateşkesin sağlanmasını vurgulamaktadır. Bu madde, fiilen çatışma alanını İran–ABD ekseninin ötesine taşıyarak, tüm bölgesel güvenlik denklemini askeri operasyonların tamamen durduğu bir çerçevede yeniden tanımlamayı amaçlamaktadır.
Bu kapsamda yayımlanan diğer maddeler arasında; enerji akışının serbestçe sağlanması için Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, özellikle petrol sektörünü kapsayacak şekilde yaptırımların kısmen kaldırılması, İran’a ait dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, İran’ın 60 günlük bir süre zarfında nükleer silaha yönelmemeyi taahhüt etmesi ve nükleer müzakerelerin ayrı bir formatta sürdürülmesi yer almaktadır.
Ayrıca İran versiyonlarında, İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesi ve bu bölgedeki tüm askeri operasyonların tamamen durdurulması hususuna özel vurgu yapılmaktadır. Ancak ABD tarafı, söz konusu detayların bir kısmını henüz doğrulamamış; hatta bazılarını “gayriresmî” veya “yanlış” olarak nitelendirmiştir.
Beyrut’a saldırı
Bu gergin durum devam ederken, dün İsrail’in Beyrut’a saldırmasıyla kriz yeni bir aşamaya geçti. İran daha önce açıkça Beyrut’a yönelik herhangi bir saldırıyı kendi “kırmızı çizgisi” olarak ilan etmiş ve böyle bir durumun gerçekleşmesi halinde doğrudan ve anında karşılık vereceğini belirtmişti.
Bu saldırının ardından ve İran ile ABD arasında nihai anlaşmanın ilan edilmesinin eşiğine gelindiği bir süreçte, Tahran İsrail’e karşı geniş çaplı bir füze saldırısı hazırlığında olduğunu açıkladı. Bu adım, bölgeyi bir kez daha yeni bir güvenlik patlamasının eşiğine getirdi.
Sonuç olarak, artan gerilimlerin ardından Donald Trump doğrudan müzakere sürecine dahil olarak Benjamin Netanyahu ve İran taraflarıyla yoğun görüşmeler gerçekleştirdi ve krizin daha da büyümesini engellemeye çalıştı. Bu yoğun diplomatik temaslar, son saatlerde belirleyici bir rol oynayarak durumun kontrol altına alınmasını sağladı ve nihayet Trump’ın anlaşmayı resmen ilan etmesinin önünü açtı.
Trump, Beyrut’a yapılan saldırıyı “yaşanmaması gereken bir eylem” olarak nitelendirdi ve aynı anda tüm taraflara askeri operasyonları durdurma ve anlaşma çerçevesine geri dönme çağrısında bulundu. Bu tutum, krizin en gergin aşamalarından birinin geçici olarak sona ermesi şeklinde yorumlandı.
Dün gece Donald Trump’ın İran ile ABD arasında bir anlaşma sağlandığını açıklamasının ardından, bölgesel ve uluslararası tepkiler hızlı ve farklı yaklaşımlarla ortaya çıktı. İran bu anlaşmayı genel olarak siyasi bir kazanım ve kendi lehine bir güç dengesi değişimi olarak değerlendirirken, nihai kabulün anlaşma detaylarının netleşmesine ve özellikle Lübnan’a ilişkin maddenin tam olarak uygulanmasına bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Tahran’a göre bu madde, karşı tarafın anlaşmaya bağlılığının en önemli göstergesidir.
Buna karşılık Donald Trump, bu anlaşmayı “tarihi ve büyük bir anlaşma” olarak tanımlamış; Orta Doğu’da barışın sağlanması ve özellikle Hürmüz Boğazı gibi stratejik geçiş yolları üzerinden enerji ihracatının yeniden açılması ve istikrara kavuşturulması açısından önemli bir adım olduğunu ifade etmiştir. Bu açıklamalar, Washington tarafından diplomatik bir başarı gösterme ve bölgesel gerilimleri azaltma amacıyla yapılmıştır.
İsrail ise tamamen eleştirel bir tepki göstermiş ve özellikle Lübnan maddesine sert şekilde karşı çıkmıştır. Benjamin Netanyahu, İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmeyeceğini ve herhangi bir tehdit durumunda askeri karşılık vereceğini açıklamıştır. Bu tutum, İsrail güvenlik yapısı içinde anlaşma maddeleri konusunda tam bir uzlaşı bulunmadığını gösterirken, ülkenin kabinesi de benzer şekilde daha sert bir politika benimsemiştir.
Bölgesel düzeyde ise Pakistan, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi arabuluculuk sürecinde aktif rol oynayan ülkeler, anlaşmanın ilanını memnuniyetle karşılamış ve bunu çok taraflı diplomatik çabalarının bir sonucu olarak değerlendirmiştir. Bu ülkeler, yeni anlaşmanın bölgede krizin yayılmasını önleyebileceğini ve gerilimin azaltılması yönünde bir süreci kalıcı hâle getirebileceğini ummaktadır.
Son olarak diğer ülkeler de temkinli tepkiler vermiştir. Lübnan, anlaşmanın geleceğine dair ikili bir yaklaşım sergilemekte; gerilimin azalmasına dair umut taşırken, aynı zamanda anlaşmanın sürdürülebilirliği konusunda ciddi şüpheler barındırmaktadır. Avrupa ülkeleri ve birçok Arap devleti genel olarak gerilimin düşmesini memnuniyetle karşılasa da, anlaşmanın kırılgan yapısı ve özellikle İran ile İsrail arasındaki, özellikle Lübnan meselesindeki ihtilafların devam etmesi durumunda olası bir çöküş riski konusunda endişelerini dile getirmiştir.
Nihai analiz
Bu anlaşma, önceki ateşkesler gibi kırılgan görünmektedir. Bu gelişme, savaşı sona erdirme yönünde ciddi bir iradeden ziyade, daha çok bir siyasi pazarlık ve kazanım elde etme oyunu olarak yorumlanmaktadır.
Bu satırların yazarına göre, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısı ile ABD’nin tutumu arasında tam bir koordinasyon bulunmaktadır. Bunun amacı, anlaşmanın ilk maddesini imzalanmadan önce zayıflatmak ve işlevsiz hale getirmektir. Böylece İran’ın, anlaşmaya yakın olduğu için muhtemelen karşılık vermeyeceği varsayımı üzerinden hareket edilmiştir. Ancak İran, kendi stratejik hamlesiyle bu dengeyi değiştirmiş ve Trump’ı dün geceki açıklamaları yapmaya zorlamıştır.
Aslında bu anlaşmanın beraberinde gerçek bir barış perspektifi getirdiğini söylemek mümkün değildir. Büyük olasılıkla önümüzdeki birkaç gün içinde İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını yeniden başlatması beklenmektedir. Burada yeniden İran’ın iradesi test edilecektir: Bu irade anlaşma yoluyla zayıflatılmış mıdır, yoksa hâlâ Lübnan’ı savunma konusunda kararlı mıdır?
Bu anlaşmanın kırılganlığı o kadar yüksektir ki, önümüzdeki günler veya haftalar içinde bölgede daha geniş çaplı bir savaşın yeniden başlaması ihtimali oldukça güçlü görünmektedir.
